×
CONJUNCTIONS 3

in case: ihtimaline karşı, olur diye

 

In case iki cümleyi birbirine bağlar. Dolaysıyla ardından cümle gelir. Gelecekte karşılaşılacak olası bir duruma hazırlıklı olmak için yapılması gereken şeyler hakkında konuşurken kullanılır. Ana cümle yapılan hazırlığı belirtirken in case’den sonra gelen yan cümle gelişmesi muhtemel durumu ifade eder.

 

 

 Subject verb object in case subject verb object

 In case subject verb object, subject verb object

 

 

- Take an umbrella with you in case it rains.

- In case it rains, take an umbrella with you.

(Yağmur yağması ihtimaline karşı yanına bir şemsiye al.)

 

- In case the power goes out, there's a flashlight in the drawer.

- There is a flashlight in the drawer in case the power goes out.

(Elektrik kesilmesi ihtimaline karşı çekmecede bir el feneri bulunmaktadır.)

 

- I will take my umbrella with me in case it rains.

(Yağmur yağması ihtimaline karşı şemsiyemi yanıma alacağım.)

 

- I will get a map with me in case we get lost.

(Kaybolmamız ihtimaline karşı yanıma bir harita alacağım.)

 

- There is always an aspirin in my bag in case my headache starts suddenly.

(Aniden başımın ağrımaya başlaması ihtimaline karşı çantamda her zaman bir aspirin olur.)      

ı                

- I always set my alarm clock in case I oversleep.

(Uyuyakalırım diye çalar saatimi her zaman kurarım.)

 

- I took an umbrella in case it rained.

(Yağmur yağması ihtimaline karşı yanıma şemsiye aldım.)

 

- I’ll have the key to the meeting hall in case I forget later.

(Daha sonra unutmam ihtimaline karşı toplantı salonunun anahtarını alayım.)

 

- Let’s take our rifles in case there are bears in the mountains.

(Dağlarda ayı olması ihtimaline karşı tüfeklerimizi alalım.)

 

- You should take notes in case you forget some details.

(Bazı detayları unutman ihtimaline karşı notlar almalısın.)

 

- I’ll leave my phone number in case you want to call me.

(Beni aramak istemen ihtimaline karşı telefon numaramı bırakayım.)

 

- My phone will be switched on during the night in case you need to call me.

(Beni araman gerekir diye gece boyunca telefonum açık olacak.)

 

- I’ll take the tram in case there is too much traffic in the city centre.

(Şehir merkezinde çok fazla trafik olması ihtimaline karşı tramvaya bineceğim.)

 

- Let’s take our swimming costumes in case there’s a pool at the hotel.

(Otelde havuz olması ihtimalini göz önüne alarak mayolarımızı alalım.)

 

- She took an extra pencil with her in case she needed it during the exam.

(Sınav esnasında ihtiyacı olur diye yanına fazladan bir kurşun kalem aldı.)

 

- He put on his hat in case it was sunny.

(Havanın güneşli olması ihtimaline karşı şapkasını taktı.)

 

- I turned off my mobile phone in case it rang during the concert.

(Konser esnasında çalması ihtimaline karşı cep telefonumu kapattım.)

 

- She made a few sandwiches in case the children were hungry during the journey.

(Yolculuk esnasında çocuklar acıkır diye birkaç sandviç yaptı.)

 

- When my grandmother didn’t answer the phone, we hurried to her house in case she had died. 

(Büyükannem telefona cevap vermeyince ölmüş olması ihtimaline karşı evine koştuk.)

 

- They carried a map with them in case they lost their way.

(Yollarını kaybetme ihtimaline karşı yanlarında bir harita taşıyorlardı.)

ı

- He took some warm clothes in case it snowed.

(Kar yağması ihtimaline karşı birkaç tane kalın giysi aldı.)

 

Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi in case aşağıdaki tense’lerle kullanılır.  

 

 

 Simple Present in case Simple Present

 

 

 Imperative in case Simple Present

 

 

 Simple Future in case Simple Present

 

 

 Subject should V1 object in case Simple Present

 

 

 Simple Past in case Simple Past

 

 

 Simple Past in case Past Perfect

 

 

in case of: olursa, durumunda, halinde

 

In case of’dan sonra isim gelir.

 

 

 Subject verb object in case of noun

 In case of noun, subject verb object

 

 

- In case of fire, leave the building as quickly as possible.

(Yangın durumunda binayı mümkün olduğunca çabuk terk edin.)

 

- Do you know what to do in case of an earthquake?

(Deprem halinde ne yapacağını biliyor musun?)

 

- In case of emergency, call 112.

(Acil bir durumda 112’yi arayın.)

 

- You can use this first-aid kit in case of an accident.

(Kaza halinde bu ilk yardım çantasını kullanabilirsin.)

 

- We promised to stand by him in case of trouble.

(Bir sorun olması halinde onun yanında olmaya söz verdik.)

 

in the case of + noun: -nin durumunda / örneğinde olduğu gibi

 

Bir varlığın belli (spesifik) bir durumundan söz ederken kullanılır.

 

- Seeking affection from animals is wrong in the case of pets that have to be confined.

(Hayvanlarda şefkat aramak, sınırlı bir alanda tutulmak zorunda olan ev hayvanlarının durumunda olduğu gibi, yanlıştır.)

 

like: gibi, benzer

just like: tıpkı gibi

like this / that: öyle, böyle, bunun gibi

 

Daha önce “hoşlanmak” anlamına geldiğini ve bir fiil olduğunu öğrendiğimiz like aynı zamanda edat olarak da kullanılır. Bu kullanımıyla “gibi” anlamındadır ve benzetme yapmak için tercih edilebilir.

 

- He is not at all like his brother.

(O, kardeşine hiç benzemiyor.)                                  

 

- I have a bike like yours.

(Seninki gibi bir bisikletim var.)                                  

 

- Why are you looking at me like that?

(Neden bana öyle bakıyorsun?)                                 

 

- There is nothing like a hot bath.

(Sıcak bir banyo gibisi yoktur.)    

 

- You are acting like a fool.

(Aptal gibi davranıyorsun.)

 

- I have got a car just like that.

(Tıpkı böyle bir arabam var.)

 

- People want to have white teeth just like film stars.

(İnsanlar tıpkı film yıldızları gibi bembeyaz dişlere sahip olmak istiyor.)

 

- Isn’t that like the watch you bought for your sister last week?

(Şu, senin geçen hafta kız kardeşin için aldığın saate benzemiyor mu?)

 

A: He did some stupid things.

B: Stupid things? Like what?

A: Bazı aptalca şeyler yaptı?

B: Aptalca şeyler mi? Ne gibi?

 

such as: gibi, örneğin

like: gibi 

 

Benzetme yaparken kullanılan like aynı zamanda bir kümenin örneklerini verirken de kullanılır. Bu kullanımıyla such as ile eş anlamlıdır. Her ikisinden sonra da isim gelir.

 

 

                                       

 Subject  Verb  Object   such as / like   +  noun                    

                                      

 

 

 

                                              

  Subject   such as / like   +  noun  Verb  Object                       

 

 

- Housework, such as cooking, cleaning and ironing must be shared equally between husband and wife.

(Yemek, temizlik ve ütü gibi ev işleri karı koca arasında eşit bir şekilde paylaşılmalıdır.)     

 

- A vegan diet does not include any animal meat or animal by-products, such as milk or eggs.

(Bir vegan diyeti hayvan eti ya da süt veya yumurta gibi hayvansal ürünleri içermez.)        

ı                            

- Architects are trying to design structures, such as buildings, dams and bridges that can resist earthquakes.

(Mimarlar depremlere dayanabilen bina, baraj ve köprü gibi yapılar tasarlamaya çalışıyor.)                                  

 

- The American economy was greatly dependent upon manufacturing industries, such as steel, textile, automobiles, etc.

(Amerikan ekonomisi çelik, tekstil, otomobil vb. imalat endüstrilerine büyük ölçüde bağımlıdır.)                               

 

- They feed on crops, such as clover, wheat, barley and corn.

(Yonca, buğday, arpa ve mısır gibi ürünlerle beslenirler.)                                    

 

- Michelangelo had great talents in many fields like painting, sculpture, etc.

(Michelangelo resim, heykel vb. pek çok alanda büyük yeteneklere sahipti.)   

ı                                     

- Caffeine-containing products like coffee lead to insomnia.

(Kahve gibi kafein içeren ürünler uykusuzluğa neden olur.)                       

 

- Sports like football, basketball, tennis, rugby and baseball have millions of fans worldwide.

(Futbol, ​​basketbol, ​​tenis, ragbi ve beyzbol gibi sporların dünya çapında milyonlarca seveni var.)                                  

 

 

Such plural noun as examples verb object

 

 

- Such big cities as Ankara, İstanbul and İzmir have a big traffic problem.

(Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük şehirlerde büyük trafik sorunu yaşanıyor.)

 

- Such countries as Japan, Germany and Canada have advanced technology industries.

(Japonya, Almanya, Kanada gibi ülkeler ileri teknolojiye sahip endüstrilere sahiptir.)

 

- Such sports as soccer, basketball and tennis are popular worldwide.

(Futbol, ​​basketbol ve tenis gibi sporlar dünya çapında popülerdir.)

 

- Such animals as lions, tigers and leopards are known for their strength and agility.

(Aslan, kaplan ve leopar gibi hayvanlar, güçleri ve çeviklikleri ile tanınır.)

 

- Such universities as Harvard, Oxford and Stanford are renowned for their academic excellence.

(Harvard, Oxford ve Stanford gibi üniversiteler akademik mükemmellikleriyle ünlüdür.)

 

- Such cuisines as Italian, Chinese and Mexican are loved by food enthusiasts globally.

(İtalyan, Çin ve Meksika gibi mutfaklar dünya çapında yemek meraklıları tarafından seviliyor.)

 

unlike: farklı, -den / -dan farklı olarak, aksine, benzemez

 

Unliketan sonra isim gelir.

 

 

 Unlike noun, subject verb object

 Subject verb object unlike noun

 

 

- They are very unlike.

(Onlar çok farklı.)

 

- She is very nice, unlike her brother, who is always bad-tempered.

(Sürekli aksi olan kardeşinden farklı olarak, o çok iyidir.)

 

- Unlike weightlifting, hiking is an outdoor activity and a fat-burning exercise at the same time.

(Halterden farklı olarak, doğa yürüyüşü bir açık hava aktivitesi ve aynı zamanda da yağ yakma egzersizidir.)

 

- Unlike English, Spanish grammar is slightly more complicated.

(İngilizceden farklı olarak, İspanyolca dilbilgisi biraz daha karmaşıktır.)

 

- Unlike some materials, paper can be recycled many times.

(Bazı materyallerden farklı olarak, kâğıt birçok kez dönüştürülebilir.)

 

- Unlike her mother, she lacks ability.

(O, annesinden farklı olarak, yetenek yoksunudur.)  

 

- Unlike petrol and diesel, hydrogen does not produce carbon dioxide when burned.

(Petrol ve motorinden farklı olarak, hidrojen yandığı zaman karbondioksit üretmez.)

 

- Unlike in England, where football is the top sport, in Lithuania the most popular sport is basketball.

(Futbolun zirvedeki spor olduğu İngiltere'den farklı olarak Litvanya'da en popüler spor basketboldur.)

 

instead: bunun yerine, onun yerine

 

Instead, cümle başında veya sonunda kullanılabilir.

 

- I don't feel like studying. How about taking the dog for a walk instead?

(Canım ders çalışmak istemiyor. Bunun yerine köpeği gezmeye götürmeye ne dersin?)  

ı                                    

- We ordered hamburgers but were served pizzas instead.

(Hamburger siparişi verdik ama onun yerine pizza servis edildi.)

ı                                   

- He offered to give me a lift home, but I chose to walk instead.

(Beni arabayla eve bırakmayı teklif etti ama ben bunun yerine yürümeyi tercih ettim.) 

ı                              

- We couldn’t afford a villa. Instead, we bought a flat.

(Paramız bir villa almaya yetmedi. Onun yerine bir daire aldık.) 

ı                                    

- They didn’t go to Greece on holiday. Instead, they had a holiday in Turkey, which was cheaper.

(Tatilde Yunanistan’a gitmediler. Bunun yerine daha ucuz olan Türkiye’de tatil yaptılar.)                                    

 

- As a child, I did not ride to school. Instead, I walked every day.

(Çocukken okula bisikletle gitmezdim; bunun yerine her gün yürürdüm.) 

ı                                 

- You must refrain from watching violent films. Instead, it would help if you watched educational programmes.

(Şiddet içeren filmler izlemekten kaçınmalısın. Bunun yerine eğitici programlar seyretsen faydalı olur.)                                   

 

instead of: -nin / -nın yerine

 

Instead ofdan sonra isim, zamir veya Ving (gerund) gelir.

 

 

                                                         noun

  Subject verb object instead of + pronoun

                                                         Ving

 

ı

- Drink water instead of beer.

(Bira yerine su iç.)

 

- You can have coffee instead of tea.

(Çay yerine kahve içebilirsin.)                                    

 

- He decided to learn Japanese instead of German.

(Almanca yerine Japonca öğrenmeye karar verdi.)

 

- We could be partners instead of rivals.

(Rakip olmak yerine ortak olabiliriz.)                                    

 

- I will help you instead of Jack.

(Jack yerine sana ben yardım edeceğim.)        

                             

- Instead of eating out, we ordered pizzas.

(Dışarıda yemek yerine pizza sipariş ettik.)                                    

 

- Instead of pursuing a career in finance, my uncle became a tourist guide.

(Amcam finans alanında bir kariyer yapmak yerine turist rehberi oldu.)

 

thanks to: sayesinde, yüzünden, nedeniyle  

 

Thanks todan sonra isim gelir.

 

 

 Thanks to noun, subject verb object

 Subject verb object thanks to noun

 

 

- I have learned to eat a balanced diet thanks to you.

(Sayende dengeli beslenmeyi öğrendim.)

 

- Volcanoes could erupt much more thanks to climate change.

(Yanardağlar iklim değişikliği yüzünden çok daha fazla patlayabilir.)

 

- Thanks to technology, geographical distance is no longer a barrier to communication.

(Teknoloji sayesinde coğrafi uzaklık artık iletişimde bir engel değil.)

 

- Over the last three years, automobile insurance rates have gone up thanks to the high inflation rate.

(Son üç yılda otomobil sigorta ücretleri yüksek enflasyon oranı yüzünden arttı.)

 

- It’s a terrible hurricane but thanks to the warnings made on TV, many people’s lives have been saved.

(Korkunç bir kasırga ama televizyondan yapılan uyarılar sayesinde pek çok insanın hayatı kurtarıldı.)

 

- Asteroids that may threaten life on Earth can be mapped thanks to space research.

(Dünya üzerindeki yaşama tehdit oluşturabilecek asteroidler uzay araştırmaları sayesinde tespit edilebiliyor.)

 

- Thanks to movies, such as Indiana Jones and The Mummy, the interest in Egyptian culture has got even bigger.

(Indiana Jones ve Mumya gibi filmler sayesinde Mısır kültürüne olan ilgi daha da arttı.)

 

- Galileo Galilei, the father of modern science and scientific inquiry, improved people’s knowledge of Jupiter thanks to his telescope.

(Modern bilimin ve bilimsel araştırmanın babası Galileo Galilei, teleskopu sayesinde insanın Jüpiter hakkındaki bilgisini ilerletti.)  

 

except (for): hariç, dışında

 

Except (for) kelime türü olarak edat olup ardından isim kullanılır.

 

 

 Subject verb object except (for) noun

 Except (for) noun, subject verb object

 

 

- He goes to work every day except Sunday.

(Pazar hariç her gün işe gidiyor.)                               

 

- Nobody was late except Jenny.

(Jenny hariç hiç kimse geç kalmadı.)

 

- She likes all kinds of sports except boxing.

(Boks hariç her tür sporu sever.)                               

 

- Everyone was invited except Jane.

(Jane hariç herkes davet edildi.)  

 

- I do not wear make-up except on special occasions.

(Özel vesileler dışında makyaj yapmam.)                            

 

- She never wears make-up except lipstick.

(Ruj dışında makyaj yapmaz.)

 

- All my colleagues except Nick attended the conference.

(Nick hariç tüm meslektaşlarım konferansa katıldı.)

                             

- You don't have to pay anything except a small amount of tax.

(Küçük bir miktar vergi dışında herhangi bir ödeme yapmak zorunda değilsin.)   

ı                                     

- Except for Kylee, who is going to Japan tomorrow, we’ll all be at the wedding.

(Yarın Japonya’ya gidecek olan Kylee dışında hepimiz düğünde olacağız.)

 

- Nothing grows here except for a few plants.

(Birkaç bitki dışında burada hiçbir şey yetişmez.)                                     

 

- Jack can’t think of anything he needs except for a car.

(Araba dışında Jack’in aklına ihtiyaç duyduğu bir şey gelmiyor.) 

ı                                   

- Except for a few trivial mistakes, the president’s speech was overall good.

(Birkaç önemsiz hata dışında başkanın konuşması genel olarak iyiydi.)   

ı                                

- She told me the same story except for the ending.

(Bana, sonu hariç aynı hikâyeyi anlattı.)          

 

except V1: -mek / -mak dışında

 

Exceptten sonra tosuz infinitive de gelebilir.

 

- He didn’t do anything except read his newspaper.

(Gazetesini okumak dışında hiçbir şey yapmadı.)

 

- My son does nothing except play computer games all day.

(Oğlum bütün gün bilgisayar oyunları oynamak dışında hiçbir şey yapmıyor.)   

ı                

Aşağıdaki ifadelerden sonra cümle gelir.

 

 

  except (that)

  except what

  except when    subject  verb  object

  except where

  except while

 

 

- He said nothing except that he was hungry.

(Aç olduğu dışında hiçbir şey söylemedi.)

 

- The sisters are very alike, except (that) Dayna is slightly taller than Martha.

(Kız kardeşler, Dayna’nın Martha’dan biraz daha uzun boylu olması dışında, çok benzer.)

 

- Nothing else mattered except (that) the little boy was alive.

(Küçük çocuğun hayatta olması dışında başka hiçbir şeyin önemi yoktu.)  

 

- I don’t remember anything except (that) the fairy chimneys were fascinating.

(Peri bacalarının büyüleyici olması dışında hiçbir şey hatırlamıyorum.)      

                             

- Nothing will happen to us except what God has written for us.

(Tanrı’nın bizim için yazdığının dışında başımıza hiçbir şey gelmez.) 

ı                                     

- Our teacher never gets angry with us except when we are late for class.

(Öğretmenimiz derse geç kaldığımız zaman hariç bize hiç kızmaz.)

ı                              

- She always lends her dictionary except when she needs it herself.

(Kendisinin ihtiyacı olduğu zaman hariç sözlüğünü her zaman ödünç verir.)

                                       

- He never takes his umbrella with him except while it is raining.

(Yağmur yağarken hariç yanına şemsiyesini asla almaz.)               

 

except if: -mesinin dışında (unless)

 

Unlessle eş anlamlıdır.

 

- Small children are not allowed to go out except if they are under the supervision of their parents.

(Anne ve babalarının gözetimi altında olmaları dışında, küçük çocukların dışarı çıkmalarına izin verilmez. / Eğer anne ve babalarının gözetimi altında değillerse, küçük çocukların dışarı çıkmalarına izin verilmez.)                                       

 

but + noun: hariç, dışında, -den başka

 

 

 Subject verb object but noun / V1

 

 

- I have found everything in the supermarket but vanilla.

(Vanilya dışında süpermarkette her şeyi buldum.)

 

- He did all the chores but the laundry.

(Çamaşır yıkama dışında tüm işleri yaptı.)

 

- We have been to all the continents but Antarctic. 

(Antarktika dışında tüm kıtalarda bulunduk.)

 

- I read all her books but the latest one.

(Sonuncusu hariç onun tüm kitaplarını okudum.)

 

- She likes all fruits but bananas.

(Muz dışındaki tüm meyveleri sever.)

 

- I have everything but time to finish the project.

(Projeyi bitirmek için zaman dışında her şeye sahibim.)

 

- Everyone was invited but Jane.

(Jane hariç herkes davet edildi.)  

 

But bu anlamıyla all, everything / nothing, everyone / no one, everybody / nobody gibi zamirlerden sonra sıklıkla kullanılır.

 

- All but one of them promised to help me with the work.

(Biri hariç hepsi iş konusunda bana yardım etmeye söz verdi.)

 

- No one but him could do it.

(Bunu ondan başka hiç kimse yapamazdı.)

 

- This washing machine has been nothing but trouble - it's always breaking down!

(Bu çamaşır makinası dertten başka hiçbir şey değil. Sürekli bozuluyor!)   

 

- He doesn’t care about anyone but himself.

(Kendisi dışında hiç kimseyi umursamaz.)

 

- She ate everything on her plate but the vegetables.

(Sebzeler hariç tabağındaki her şeyi yedi.)

 

- Everyone but Miranda came to my wedding

(Miranda hariç herkes düğünüme geldi.)

 

- Nobody but Alice knew her secret.

(Alice dışında hiç kimse onun sırrını bilmiyordu.)  

 

- She did nothing but cry all day.

(Bütün gün ağlamaktan başka bir şey yapmadı.)        

 

- She does nothing but complain all day.

(Bütün gün şikâyet etmek dışında hiçbir şey yapmaz.)

 

- Our cat does nothing but sleep all day.

(Kedimiz bütün gün uyumaktan başka hiçbir şey yapmaz.)

 

the moment: -dığı an / zaman

 

Moment kelimesi “an” veya “kısa zaman” anlamına gelir. Bu kelime tıpkı “when” gibi bağlaç olarak da kullanılabilir ve ardından cümle gelir.

 

 

 The moment subject verb object, subject verb object

 Subject verb object the moment subject verb object

 

 

- Babies start to cry the moment / when they are born.

(Bebekler doğdukları an / zaman ağlamaya başlar.)

 

- She will let me know the moment she hears anything.

(Herhangi bir şey duyduğu an bana haber verecek.)

 

- The baby stopped crying the moment I picked her up.

(Kucağıma aldığım anda bebek ağlamayı kesti.)

 

- The moment (that) she found her missing son, she burst into tears.

(Kayıp çocuğunu bulduğu an gözyaşlarına boğuldu.)

 

- He began to talk to me the moment (that) I sat down next to him.

(Yanına oturduğum anda benimle konuşmaya başladı.)

 

- The moment she heard the news; she booked a flight to Japan.

(Haberi duyduğu an Japonya’ya uçak bileti aldı.)

 

- The moment I realised I was dating a psychopath, I left him.

(Bir psikopatla çıktığımı anladığım an onu terk ettim.)

 

- The moment I saw you, I knew I would marry you.

(Seni gördüğüm anda seninle evleneceğimi anladım.)

 

from the moment: -dığı andan itibaren

 

Bu ifade de iki cümleyi bağlar. Ana cümleyle yan cümlenin yerleri değişebilir.

 

 

 From the moment subject verb object, subject verb object

 Subject verb object from the moment subject verb object

 

 

- Babies learn grammar from the moment they’re born.

(Bebekler doğdukları andan itibaren dilbilgisini öğrenir.)

 

- He followed me from the moment I got off the plane.

(Uçaktan indiğim andan itibaren beni takip etti.)

 

- From the moment I started working for IBM, I earned more and more money.

(IBM’de çalışmaya başladığım andan itibaren giderek daha çok para kazandım.)

 

- From the moment she was born, she was educated very well.

(Doğduğu andan itibaren çok iyi eğitildi.)

 

- From the moment I first saw her, I couldn't take my eyes off her.

(Onu ilk gördüğüm andan itibaren gözlerimi ondan alamadım.)

 

- From the moment it was announced that the serial killer had been caught, it was clear that the people would attempt to lynch him.

(Seri katilin yakalandığı duyurulduğu andan itibaren halkın onu linç etme girişiminde bulunacağı belliydi.)

 

- From the moment they arrived at the concentration camps, they were treated like animals.

(Toplama kamplarına geldikleri andan itibaren onlara hayvan gibi davranılırdı.)

 

actually: aslında

 

- Roses have a reputation for being difficult to care for, but actually learning how to take care of them is simple.

(Güller bakımlarının zor olmasıyla ünlüdür ama aslında onlarla nasıl ilgileneceğinizi öğrenmek basittir.)

 

in fact: aslında, gerçekte, doğrusu

 

- I don’t love her anymore. In fact, I hate her.

(Artık onu sevmiyorum. Aslında ondan nefret ediyorum.)

 

- They make hamburgers. In fact, they make the best hamburgers around.

(Hamburger yapıyorlar. Aslına bakarsanız bu civardaki en iyi hamburgerleri onlar yapıyor.)

 

- Censorship does not mean restraining people’s freedom of expression in fact, it is imposed to protect them.

(Sansür, insanların ifade özgürlüğünü kısıtlamak anlamına gelmez; aslında onları korumak için uygulanır.)

 

in reality: gerçekte, aslında

 

- Orchids may look very delicate; but in reality, they are not that difficult to grow or keep alive.

(Orkideler çok narin gözükebilir ama aslında onları yetiştirmek ya da canlı tutmak o kadar zor değildir.)

 

- Many people are opposed to migrant workers coming to America because they claim that they hurt the economy; but in reality, immigrants contribute greatly to the economy.

(Pek çok insan ekonomiye zarar verdiklerini iddia ettikleri için Amerika’ya gelen göçmen işçilere karşı ama aslında göçmenler ekonomiye çok büyük katkı yapıyorlar.)

 

also: aynı zamanda, ayrıca, dahi, hem de, bir de, -de / -da

 

- Virtually everything in space is in motion, so there is also kinetic energy in space.

(Uzayda nerdeyse her şey hareket halindedir, bu yüzden uzayda kinetik enerji de vardır.)

 

- Pure apple juice benefits us by helping in the proper digestion. It also gets rid of any detrimental toxins from our bodies.

(Katkısız elma suyu sindirime yardımcı olarak bize yarar sağlar. Aynı zamanda zararlı toksinleri vücudumuzdan atar.)

 

- He studies medicine at university and he also works in a supermarket for a living.

(Üniversitede tıp okuyor ve aynı zamanda geçimini sağlamak için bir süpermarkette çalışıyor.)

 

- Also, please inform us of your terms of payment.

(Ayrıca lütfen bizi ödeme şartlarınız hakkında bilgilendirin.)

 

- You’ll get tired. Also, you’ll get cold.

(Yorulursun. Aynı zamanda üşürsün.)

 

as well: aynı zamanda, -de / -da

 

- My mother accompanied me to school on the first day. Other parents accompanied their children as well.

(Annem ilk gün okula kadar bana eşlik etti. Diğer anne ve babalar da çocuklarına eşlik ediyorlardı.)

 

- The official language of Cuba is Spanish though there are many people who speak English as well.

(İngilizceyi de konuşan pek çok insan olmasına rağmen Küba’nın resmi dili İspanyolcadır.)

 

- The teaching profession is as old as humanity itself and the most noble as well.

(Öğretmenlik mesleği insanlığın kendisi kadar eskidir ve aynı zamanda en yücesidir.)

 

- Teachers today bear the responsibility of imparting correct knowledge, which is not only academic but moral as well.

(Öğretmenler günümüzde doğru bilgi verme sorumluluğunu taşırlar ki, bu sadece akademik değil aynı zamanda ahlakidir.)

 

as well as: yansıra, yanında, -dığı olduğu kadar

 

As well asden sonra isim, zamir, gerund (Ving) veya infinitive (V1) gelir.

 

- As well as giving me a lift to the airport, she gave me a book to read during the flight.

(Beni arabayla havalimanına bırakmasının yanında uçuş sırasında okumam için bir de kitap verdi.)

 

- As well as making you fitter, jogging is very enjoyable.

(Koşmak sizi daha zinde yapmasının yanı sıra çok keyiflidir.)

 

- Football is a game of strategy as well as skill.

(Futbol yetenek oyunu olduğu kadar aynı zamanda bir strateji oyunudur.)

 

- Divorce is not a happy thing for couples as well as children.

(Boşanma çocuklar için olduğu kadar çiftler için de mutlu bir şey değildir.)

 

- You should be well-read and well-informed as well as have good communication skills.

(İyi iletişim becerilerine sahip olmanın yanında çok okuyan ve bilgili biri olmalısınız.)

 

- Yoga offers tremendous benefits in relieving stress as well as relaxing the mind and body.

(Yoga, zihni ve bedeni dinlendirmesinin yanında stresi yatıştırmada da büyük faydalar sağlar.)

 

luckily: neyse ki, şansımıza, şansa bakın ki

 

- There was a terrible earthquake last night; but luckily, nobody was hurt or killed.

(Dün gece korkunç bir deprem oldu ama neyse ki hiç kimse yaralanmadı ya da ölmedi.)

 

- Luckily, she didn't hurt herself when she fell off the horse.

(Neyse ki attan düştüğünde kendini yaralamadı.)

 

fortunately: neyse ki

 

- Suddenly it started to rain; but fortunately, we were all carrying umbrellas.

(Aniden yağmur yağmaya başladı ama neyse ki hepimiz de şemsiye taşıyorduk.)

 

- My plane crash-landed on a desert island. Fortunately, the island was populated with edible plants.

(Uçağım ıssız bir adaya zorunlu iniş yaptı. Neyse ki ada yenilebilir bitkilerle doluydu.)

 

- My baby got a bump on the head. Fortunately, it was nothing serious.

(Bebeğim başını çarptı. Neyse ki ciddi bir şey değildi.)

 

- She was losing her vision and her blood pressure soared. Fortunately, the ambulance came quickly.

(Görme yetisini kaybediyordu ve kan basıncı da fırladı. Neyse ki ambulans çabuk geldi.)

 

- A child had an asthma attack on the playground at school. Fortunately, she had her inhaler at school.

(Bir çocuk okulda oyun sahasında astım krizi geçirdi. Neyse ki soluk aldırma cihazı okuldaydı.)

 

- The babysitter called to say that she was ill and wouldn’t be able to come. Fortunately, I had no plans for the evening.

(Bebek bakıcısı hasta olduğunu ve gelemeyeceğini söylemek için aradı. Neyse ki akşam için planlarım yoktu.)

 

unfortunately: ne yazık ki, maalesef 

 

- The doctors did their best, but unfortunately, she passed away last night.

(Doktorlar ellerinden geleni yaptılar ama ne yazık ki dün gece vefat etti.)

 

- We hoped to go skiing, but unfortunately, it didn’t snow during the week.

(Kayağa gitmeyi ümit ediyorduk ama maalesef hafta boyunca kar yağmadı.)

 

- Unfortunately, the medicine the doctor prescribed didn’t help my father at all.

(Maalesef doktorun yazdığı ilacın babama hiçbir faydası olmadı.)

 

- He gave me his phone number; but unfortunately, I’ve lost it.

(Bana telefon numarasını verdi ama ne yazık ki ben onu kaybettim.)

 

- Unfortunately, the medical world tends to rely on prescriptions and we sometimes neglect things that can be more natural, safer and in the long run, more effective.

(Ne yazık ki tıp dünyası ilaçlara bel bağlamaya eğilimli ve biz daha doğal, daha güvenli ve uzun vadede daha etkili olabilecek şeyleri bazen göz ardı ediyoruz.)

 

but for: olmasaydı

but for the fact that: eğer olmasaydı

 

Aşağıdaki tabloda da görüldüğü gibi but for’dan sonra isim, but for the fact that’den sonra ise cümle gelir.

 

 

 But for + noun, subject verb object

 Subject verb object but for + noun

 

 

 

 But for the fact that subject verb object, subject verb object

 Subject verb object but for the fact that subject verb object

 

 

- But for your support, I wouldn’t have been able to do it.   

(Senin desteğin olmasaydı, bunu yapamazdım.)

 

- But for the smoking ban in public places, more people would smoke today.

(Halka açık yerlerde sigara içme yasağı olmasaydı, bugün daha çok insan sigara içerdi.)

 

- But for the heavy snow, I wouldn’t have missed my uncle’s wedding.

(Yoğun kar yağışı olmasaydı, amcamın düğününü kaçırmazdım.)   

 

- I would have made a big mistake but for your warning.      

(Uyarın olmasaydı, büyük bir hata yapmış olacaktım.)

 

- But for your private jet, I would have missed my grandfather’s funeral.

(Senin özel jetin olmasaydı, büyükbabamın cenazesini kaçıracaktım.)

 

- But for his determination, we wouldn’t have won the cup.

(Onun kararlılığı olmasaydı, kupayı kazanamazdık.)

 

- But for global warming, sea levels wouldn’t rise so much.

(Küresel ısınma olmasa, deniz seviyeleri bu kadar yükselmez.)

 

- But for your help, we wouldn’t have finished the project on time.

(Senin yardımın olmasaydı, projeyi zamanında bitiremezdik.)

 

Yukarıdaki tabloda da görüldüğü gibi but for the fact thatden sonra cümle gelir.

 

- They would have been badly injured but for the fact that they were wearing seat belts.

(Emniyet kemerlerini takıyor olmasalardı, çok kötü bir şekilde yaralanmış olurlardı.)

 

- We would have been killed in the earthquake but for the fact that we were prepared for it.

(Hazırlıklı olmasaydık, depremde ölmüş olacaktık.)

 

- She would have missed the train but for the fact that a friend gave her a ride to the station.

(Bir arkadaşı onu istasyona bırakmasaydı, treni kaçıracaktı.)

 

If it weren’t for: olmasaydı

If it hadn’t been for: olmamış olsaydı

 

Aşağıdaki tabloda da görüldüğü gibi her ikisinden sonra da isim gelir. Aslında if clause type 1 ve type 2 yapılardır.

 

 

 If it weren’t for + noun, subject would V1 object

 If it hadn’t been for + noun, subject would have V3 object

 

 

- All living things would die if it weren't for water.

(Eğer su olmasaydı, bütün canlılar ölürdü.)

 

- The beautiful islands of Hawaii wouldn't exist if it weren't for volcanic processes.

(Eğer volkanik süreçler olmasaydı, Hawaii’nin güzel adaları olmazdı.)

 

- If it weren’t for the heavy snow, I wouldn’t be skiing here now.

(Eğer yoğun kar yağışı olmasaydı, şu anda burada kayak yapıyor olmazdım.)

 

- If it weren’t for the smoking ban in public places, more people would suffer from smoking-related diseases today.

(Eğer halka açık alanlarda sigara içme yasağı olmasaydı, bugün daha çok insan sigara bağlantılı hastalıklardan şikâyet ederdi.)

 

- If it weren't for The Beatles, I would not be a musician.

(Eğer Beatles olmasaydı, ben müzisyen olmazdım.)

 

- If it weren't for criminals, we would not need so many policemen or prisons.

(Eğer suçlular olmasaydı, bu kadar çok polise ya da hapishaneye ihtiyacımız olmazdı.)

 

- The sky would be blue with no clouds at all if it weren't for water vapour.

(Eğer su buharı olmasaydı, gökyüzü bulutsuz masmavi olurdu.)

 

- If it hadn’t been for you, we would have got lost.

(Eğer sen olmasaydın, kaybolurduk.)

 

- If it hadn’t been for my umbrella, we would have got soaked.

(Eğer şemsiyem olmamış olsaydı, sırılsıklam olacaktık.)

 

- If it hadn’t been for your support, we wouldn’t have finished it in time.

(Eğer senin desteğin olmasaydı, bunu zamanında bitiremezdik.)

 

- If it hadn’t been for your determination, we couldn’t have won the cup.

(Eğer senin kararlılığın olmasaydı, kupayı kazanamazdık.)

 

- We wouldn’t have enjoyed the food so much if it hadn't been for the excellent service.

(Eğer mükemmel servis olmasaydı, yemekleri bu kadar sevmezdik.)

 

- If it hadn't been for your question, I might not have noticed it.

(Eğer sizin sorunuz olmasaydı, bunu fark edemeyebilirdim.)

 

If it weren’t for the fact that ve if it hadn’t been for the fact thatden sonra cümle gelir.

 

- If it weren’t for the fact that I am on a diet, I would still be overweight.

(Eğer perhizde olmasaydım, hala fazla kilolu olurdum.)

 

- If it weren’t for the fact that he’s my best friend, I wouldn’t lend him any money.

(En iyi arkadaşım olmasaydı, ona ödünç para vermezdim.)

 

- If it hadn’t been for the fact that you helped me, I couldn’t have finished it in time.

(Bana yardım etmemiş olsaydın, bunu zamanında bitiremezdim.)

 

- I could have spent the entire day in that mall if it hadn't been for the fact that my husband waited for me outside.

(Eğer kocam dışarıda beni beklemeseydi, bütün günü o alışveriş merkezinde geçirebilirdim.)

 

in the event that: durumunda, halinde

 

In the event thatden sonra cümle gelir.

 

 

In the event that + subject verb object, subject verb object

 

 

- In the event that I can’t come by 8.00 o’clock, you can leave without me.

(Saat 8.00’e kadar gelememem durumunda, bensiz gidebilirsiniz.)

 

- In the event that an athlete gets injured, doctors will be ready to help them.

(Bir sporcunun sakatlanması halinde, doktorlar yardımcı olmak için hazır olacaklar.)

 

- What should I do in the event that my pet goes missing?

(Ev hayvanımın kaybolması durumunda, ne yapmalıyım?)

 

- In the event that a tree has fallen on electrical wires, please call the following number.

(Bir ağacın elektrik telleri üzerine düşmesi durumunda, lütfen aşağıdaki numarayı arayın.)

 

- In the event that a bomb threat is received, the following procedure should be implemented.

(Bir bomba tehdidi alınması durumunda, aşağıdaki prosedür uygulanmalıdır.)

 

- In the event that the power goes out, we have backup generators to provide electricity.

(Elektriklerin kesilmesi durumunda elektrik sağlamak için yedek jeneratörlerimiz mevcuttur.)

 

- In the event that the meeting is cancelled, an email notification will be sent to all participants.

(Toplantının iptal edilmesi durumunda tüm katılımcılara bir e-posta bildirimi gönderilecektir.)

 

- In the event that your flight is delayed, please contact the airline for further assistance.

(Uçuşunuzun rötar yapması durumunda, daha fazla yardım için lütfen havayoluyla iletişime geçin.)

 

- In the event that the package is damaged upon delivery, please notify the shipping company immediately.

(Paketin teslimatta hasar görmesi durumunda, lütfen hemen kargo şirketini bilgilendirin.)

 

- In the event that a fire alarm sounds, evacuate the building using the nearest emergency exit.

(Yangın alarmının çalması durumunda, en yakın acil durum çıkışını kullanarak binayı boşaltın.)

 

in the event of: halinde, durumunda (in case of)

 

In the event ofdan sonra isim gelir.

 

 

 In the event of + noun, subject verb object

 

 

- In the event of rain, nylon raincoats will be given to the audience.

(Yağmur yağması halinde seyircilere naylon yağmurluklar verilecek.)

 

- In the event of his death, his son will take his place.

(Ölümü halinde oğlu yerini alacak.)

 

- This car prevents injuries to the occupants in the event of a collision.

(Bu araba bir çarpışma durumunda yolcuların yaralanmalarını önlüyor.)

 

- What should I do in the event of an emergency?

(Acil durumda ne yapmalıyım?)

 

- There are many ways to improve your safety in the event of an earthquake.

(Bir deprem durumunda güvenliğinizi arttıracak pek çok yol vardır.)

 

- What would you do in the event of an invasion?

(Bir istila durumunda ne yapardın?)

 

- Before World War II began, Britain and France agreed to support Poland in the event of a German invasion.

(II. Dünya Savaşı başlamadan önce, İngiltere ve Fransa, bir Alman işgali durumunda Polonya'yı desteklemek için uzlaştı.)

ı

now that: mademki, -den dolayı, -dığı için

 

Now thatden sonra cümle gelir.

 

 

 Now that subject verb object, subject verb object

 

 

- Now that you have finished your task, you are free to go and play outside.

(Mademki görevini bitirdin, dışarı çıkıp oynamakta özgürsün.)

                   

- Now that the dog has stopped barking, perhaps we can at last get some rest.

(Köpek havlamayı kestiğine göre, belki nihayet biraz uyuyabiliriz.)

 

- Now that we know the causes and symptoms of nightly anxiety attacks, we can now learn how to prevent them.

(Gecelik anksiyete krizlerinin nedenlerini ve belirtilerini bildiğimize göre, artık onları nasıl önleyebileceğimizi öğrenebiliriz.)    

 

- Now that he's been released, he can go back to his country now.

(Serbest bırakıldığı için, artık ülkesine dönebilir.)

 

- Now that the exams are over, let's celebrate by going out for dinner.

(Sınavlar bittiğine göre, bunu akşam yemeğine çıkarak kutlayalım.)

 

- Now that the project is complete, we can present our findings to the team.

(Proje tamamlandığına göre, bulgularımızı ekibe sunabiliriz.)

 

- Now that the rain has stopped, we can go for a walk in the park.

(Artık yağmur dindiğine göre, parkta yürüyüşe çıkabiliriz.)

 

- Now that you've learned the basics, it's time to move on to more advanced topics.

(Artık temel bilgileri öğrendiğinize göre, daha ileri konulara geçme zamanı.)

 

- Now that she has graduated, she can start looking for a job in her field of study.

(Artık mezun olduğuna göre, kendi çalışma alanında bir iş aramaya başlayabilir.)

 

on the grounds that: nedeniyle, gerekçesiyle

 

On the grounds thatden sonra cümle gelir.

 

 

 Subject verb object on the grounds that subject verb object

 

 

- I work in the mining industry and my bank has rejected my loan on the grounds that my job is risky.

(Maden endüstrisinde çalışıyorum ve bankam işimin tehlikeli olması gerekçesiyle bireysel kredimi reddetti.)

 

- Many economists have objected to the proposal on the grounds that it would be too costly.

(Pek çok iktisatçı çok pahalı olacağı için teklife karşı çıktı.)

 

- I object to this proposal on the grounds that it is unclear.

(Bu öneriye net olmadığı için karşı çıkıyorum.)

 

- Fifteen British sailors were taken into custody by Iran in the Persian Gulf on the grounds that they had violated the Iranian territorial waters.

(On beş Britanya askeri karasularını ihlal ettikleri gerekçesiyle İran tarafından Basra Körfezinde gözaltına alındı.)

 

- The company rejected his promotion request on the grounds that he lacked the necessary experience.

(Şirket, gerekli deneyime sahip olmadığı gerekçesiyle terfi talebini reddetti.)

 

- The court dismissed the case on the grounds that there was insufficient evidence to support the claims.

(Mahkeme, iddiaları destekleyecek yeterli delil bulunmadığı gerekçesiyle davayı reddetti.)

 

- The government banned the use of plastic bags on the grounds that they were detrimental to the environment.

(Hükümet, çevreye zararlı olduğu gerekçesiyle plastik poşet kullanımını yasakladı.)

 

Supposing / suppose (that): diyelim ki, farz et ki

 

Eş anlamlı bu iki kelimeden sonra cümle gelir. That kelimesinin kullanımı zorunlu değildir.

 

 

  Suppose (that)

                                 subject verb object, subject verb object

  Supposing (that)

 

 

- Suppose we miss the bus - what will we do then?

(Treni kaçırdığımızı farz et, o zaman ne yaparız?)

 

- Suppose you lost your job tomorrow, what would you do?

(Diyelim ki yarın işini kaybettin, ne yapardın?)

 

- Suppose we asked Mary for some money? Do you think she’d give it?

(Diyelim ki Mary’den biraz para istedik? Sence verir miydi?)

 

- Supposing (that) you failed the university entrance exam; how would your parents react?

(Diyelim ki üniversite giriş sınavını kazanamadın, annen ve baban nasıl tepki verirdi?)

 

- Supposing (that) you lost your wallet, what would you do?

(Diyelim ki cüzdanını kaybettin, ne yapardın?)

 

- Supposing you won the lottery, what would you do with the money?

(Farz et ki piyangoyu sen kazandın, parayla ne yapardın?)

 

- Supposing he lied to us. How would we know?

(Diyelim ki bize yalan söyledi. Nasıl bilebilirdik?)

 

Yukarıdaki son cümleden anlaşılan evden çıkarken kapıları kilitlemeyi unutmadığımızdır. Cümlede söylenen şey “unutmuş olsaydık” anlamına gelen farazi bir durumdur ve böyle bir durumun sonuçlarının ne olabileceğini düşünmeye sevk eden bir ifadedir.

 

assuming (that): farz edelim ki, farz ederek, varsayarsak

 

- Assuming that you find a way to enter the USA, how are you going to get a job there?

(ABD’ye girmenin bir yolunu bulduğunu farz edersek, orada bir işe nasıl gireceksin?)

 

- Assuming that the weather remains clear, we can go hiking in the mountains this weekend.

(Havanın açık olduğunu varsayarsak, bu hafta sonu dağlarda yürüyüşe çıkabiliriz.)

 

- Assuming that the project is completed on time, we should be able to launch the product next month.

(Projenin zamanında tamamlandığını varsayarsak, ürünü önümüzdeki ay piyasaya sürebileceğiz.)

 

- Assuming that you have a valid passport, we can proceed with the visa application process.

(Geçerli bir pasaportunuz olduğunu varsayarak vize başvuru işlemine devam edebiliriz.)

 

- Assuming that you follow the instructions carefully, you should be able to assemble the furniture without any difficulties.

(Talimatları dikkatli bir şekilde uyguladığınızı varsayarsak, mobilyaları sorunsuz bir şekilde monte edebilmeniz gerekir.)

 

What if: ya

 

Gelecekten ve şimdiden söz ederken what ifden sonra Simple Present Tense gelir.

 

 

 What if subject verb1 object?

 

 

- What if we lose all our money?

(Ya bütün paramızı kaybedersek?)

 

- What if I die?

(Ya ölürsem?)

 

- What if she refuses me?

(Ya beni reddederse?)

 

- What if it doesn’t work?

(Ya işe yaramazsa?)

 

- What if I am sacked and have no work? What shall we do then?

(Ya işten atılırsam ve işsiz kalırsam? O zaman ne yaparız?)

 

- What if it is poisonous? I will not eat it.

(Ya zehirliyse? Ben bunu yemeyeceğim.)

 

Geçmişte kalmış durum ve olaylar hakkında konuşurken what if ifadesinden sonra Past Perfect Tense kullanılır.

 

 

 What if subject had V3 object?

 

 

- What if I had accidentally eaten pork at the party? You know I am a Muslim. (I didn’t eat pork.)

(Ya yanlışlıkla domuz eti yemiş olsaydım! Biliyorsun, ben Müslümanım.)

 

Bu cümleden anlaşılan kişinin domuz eti yemediğidir. Ancak bu ihtimal gerçekleşmiş olsaydı, duyacağı rahatsızlığı ifade etmek için What if ifadesini kullanmıştır.

 

- You can’t drive very well. You don’t even have a driving licence. What if you had had an accident and killed someone?

(Çok iyi araba kullanamıyorsun. Ehliyetin bile yok. Ya bir kaza yapmış olsaydın ve birisini öldürseydin?)

 

Anlaşılan o ki arabayı kullanan kişi kaza yapmamış, ama yapsaydı ortaya çıkacak olan durumun vahametine vurgu yapmak için What if ifadesi kullanılmıştır.

 

A: Helen was stuck in the lift when it broke down yesterday.

B: Really! What if I had been stuck there? You know I am claustrophobic.

A: Dün asansör bozulunca Helen orada mahsur kaldı.

B: Gerçekten mi? Ya ben mahsur kalmış olsaydım orada? Biliyorsun, benim kapalı mekân korkum var.

 

- What if we had forgotten to lock the doors?

(Ya kapıları kilitlemeyi unutmuş olsaydık?)

 

- The assassination of President John F. Kennedy shocked the world. But what if he had survived the attack to complete eight years in office?

(Kennedy suikastı dünyayı şok etti. Ama ya bu saldırıdan kurtulmuş ve başkanlık makamında sekiz yılı tamamlamış olsaydı?)  

 

Yukarıdaki cümlelerden de anlaşılacağı gibi what if, suppose ve supposing birbirlerinin yerine kullanılabilirler. Aşağıdaki örnekleri inceleyiniz.

 

- Suppose it snows heavily?

- Supposing it snows heavily?

- What if it snows heavily? (Ya çok kar yağarsa?)

- What will you do if it snows heavily?

 

- Suppose you had missed the train?

- Supposing you had missed his train?

- What if you had missed the train?

- What would you have done if you had missed the train?

(Ya treni kaçırmış olsaydın?)

 

What if: ne dersin?

 

What if teklif yaparken de kullanılır.

 

A: We don’t have any petrol left.

B: What if we ride there?

A: Okay. Good idea. Where are the bicycles?

A: Hiç benzinimiz kalmamış.

B: Oraya bisikletle gitmeye ne dersin?

A: Tamam. İyi fikir. Bisikletler nerede?

 

- What if we meet outside the cinema at 2.00 instead of 1.00?

(Saat 2.00 yerine 1.00’de sinemanın dışında buluşmaya ne dersin?)

 

- What if we painted the wall pink? Would that look better?

(Duvarı pembeye boyasak mı? Daha mı iyi gözükür acaba?)

 

Bu cümlede tıpkı ikinci tip if clauseda olduğu gibi hayali bir durum (imaginary situation) ortaya konmaktadır. Bu nedenle what ifden sonra Simple Past Tense kullanılmış olması bizi yanıltmamalıdır. Konuşmacı geçmiş hakkında değil, şimdi ya da gelecek hakkında konuşmaktadır. Bir başka değişle, duvarın şimdi veya gelecekte pembeye boyanması halinde iyi gözüküp gözükmeyeceği sorgulanmaktadır.

 

lest: korkusuyla, ihtimaline karşı, olur diye

 

Lest aşağıda gördüğünüz tense’lerle kullanılır. Lest bağlacından sonra kullanılan should, -meli, -malı anlamına gelen gereklilik kipi değildir. Eylem ya da durumun gerçekleşme olasılığının az olduğunu ifade etmek için kullanılır.

 

 

 Verb object lest Simple Present Tense

 

 

 Verb object lest subject should V1 object

 

 

 Subject will V1 object lest Simple Present Tense

 Subject am /is / are going to V1 lest Simple Present Tense

 

 

 Subject V2 object lest subject should V1 object 

 

 

 Subject V2 object lest subject be V3 object (passive)

 Subject V2 object lest subject should be V3 object (passive)

 

 

- Work hard lest you fail.

- Work hard lest you should fail.

(Başarısız olman ihtimaline karşı çok çalış.)

ı

- I was afraid to open the door lest the dog should come into the house.

(Köpek eve girer korkusuyla kapıyı açmaya korktum.)

 

- I’m going to check my article twice lest I have too many mistakes.

(Çok fazla hata olması ihtimaline karşı makalemi iki kez kontrol edeceğim.)

 

- She studied hard lest she should fail the exam.

(Sınavdan kalırım korkusuyla çok çalıştı.)

 

- He walked on tiptoe lest he be heard.

(Duyulur diye parmak uçlarında yürüdü.)

 

- He ran away lest he should be seen.

(Görüleceği korkusuyla kaçtı.)

 

- I always double-check my work lest I make mistakes.

(Hata yapmamak için / Hata yapma endişesiyle işimi her zaman iki kez kontrol ederim.)

 

- They locked all the windows lest the rain enter the house.

(Yağmur eve girmesin diye bütün pencereleri kilitlediler.)

 

- Take an umbrella with you lest you get caught in the sudden downpour.

(Ani sağanak yağışa yakalanmamak için yanınıza bir şemsiye alın.)

 

- She spoke softly lest her words be overheard by others.

(Sözlerini başkaları duymasın diye alçak sesle konuşuyordu.)

 

- He saved his money diligently lest he find himself in financial trouble.

(Kendini mali sıkıntıya sokmamak için özenle parasını biriktirdi.)

 

- The company implemented strict security measures lest any confidential information be leaked.

(Şirket, herhangi bir gizli bilginin sızdırılmaması için sıkı güvenlik önlemleri aldı.)

 

- The teacher reminded the students to revise their notes lest they forget important details for the exam.

(Öğretmen, öğrencilere sınavla ilgili önemli detayları unutmamaları için notlarını gözden geçirmelerini hatırlattı.)

 

- We arrived early at the venue lest we miss out on good seats.

(İyi koltukları kaçırmamak için mekâna erken geldik.)

 

- The parents warned their children to be cautious lest they get lost in the crowded market.

(Aileler, kalabalık pazarda kaybolmamaları için çocuklarını dikkatli olmaları konusunda uyardı.)

 

- He hid the precious artefact carefully lest it be stolen by thieves.

(Hırsızlar tarafından çalınmasın diye değerli eseri dikkatlice sakladı.)

 

for fear of: korkusuyla

 

For fear ofdan sonra isim veya gerund (Ving) gelir.

 

 

 Subject verb object for fear of + noun / Ving

 For fear of + noun / Ving, subject verb object

 

 

- They didn’t want to stay in their cottage in the mountains for fear of a blizzard. 

(Kar fırtınası korkusuyla dağlardaki evlerinde kalmak istemediler.)

 

- The soldiers didn’t sleep all night long for fear of an enemy attack.

(Düşman saldırısı korkusuyla askerler bütün gece uyumadılar.)

 

- The shop owner closed early for fear of theft.

(Dükkân sahibi, hırsızlık korkusuyla erken kapattı.)

 

- For fear of an accident, they decided not to drive in the heavy rain.

(Bir kaza korkusuyla, şiddetli yağmurda araba kullanmamaya karar verdiler.)

 

- For fear of punishment, the children cleaned up the mess before their parents came home.

(Ceza korkusuyla, çocuklar anne babaları eve gelmeden önce ortalığı toparladılar.)

 

Aşağıdaki üç cümlede for fear of’dan sonra passive gerund (being V3) kullanıldığına dikkat ediniz.

 

- For fear of being kidnapped, the millionaire hired five bodyguards.

(Kaçırılma korkusuyla milyoner 5 tane koruma tuttu.)

 

- He often looked back for fear of being chased.

(Takip edilme korkusuyla sık sık arkasına bakıyordu.)

 

- They left Japan for fear of being killed in an earthquake.

(Depremde ölme korkusuyla Japonya'dan ayrıldılar.)

 

for fear that: korkusuyla

 

For fear that’den sonra cümle gelir.

 

 

 Subject verb object for fear that subject verb object

 

 

- I don’t want to dance for fear that people may laugh at me.

(İnsanlar bana gülebilir korkusuyla dans etmek istemiyorum.)

 

- She doesn’t want to go out for fear that she might be shot.

(Vurulabileceği korkusuyla dışarı çıkmak istemiyor.)

 

- He doesn’t want to comment on it for fear that it will spark violence.

(Şiddeti tetikleyeceği korkusuyla konuyla ilgili yorum yapmak istemiyor.)

 

- He is reluctant to voice his opinions for fear that others will be critical.

(Başkaları eleştirir korkusuyla fikirlerini seslendirmekte isteksiz.)

 

- Do you sometimes hesitate to act for fear that you will make a mistake?

(Hata yapma korkusuyla harekete geçmekte bazen tereddüt eder misin?)

 

- She wanted to move house for fear that the gang would recruit her 15-year-old son.

(Çetenin, 15 yaşındaki oğlunu üye yapmasından korktuğu için evini taşımak istiyordu.)

 

- In the past, many homeowners did not want blacks moving into their neighbourhoods in the USA for fear that their property values would plummet.

(Geçmişte, ABD’de pek çok ev sahibi mülklerinin değerinin düşmesinden korktukları için siyahilerin mahallelerine taşınmasını istemezdi.)

 

- When her daughter’s motherhood journey began, Mary became a very paranoid parent for fear that what had happened to her would happen to her daughter.

(Kızının annelik serüveni başlayınca, Mary kendisinin başına gelenlerin kızının da başına geleceği korkusuyla çok paranoyak bir ebeveyn oldu.)

 

- In the 1970s, marathon runners were discouraged from drinking fluids during races for fear that it would slow them down.

(Yavaşlatacağı korkusuyla 1970’lerde maraton koşucuları yarış sırasında sıvı içmemeye teşvik edilirdi.)

 

regarding: ilişkin, konusunda, hakkında

concerning: ilişkin, konusunda, hakkında

 

Regarding ve concerning eş anlamlı kelimelerdir. Her ikisinden sonra da isim gelir.

 

- I would like to inform the committee regarding the proposal.

(Teklif hakkında komiteyi bilgilendirmek istiyorum.)

 

- There are many controversies regarding the identity of the first people to ride horses.

(At binen ilk insanların kimliğine ilişkin birçok tartışma var.)

 

- I believe that a fair solution should be found regarding the issue of Jerusalem.

(Kudüs meselesine ilişkin adil bir çözüm bulunması gerektiğine inanıyorum.)

 

- Romania has achieved great progress concerning the environment protection policies.

(Romanya çevre koruma politikaları konusunda büyük ilerleme kaydetti.)

 

- A lot of questions were raised concerning the new system.

(Yeni sisteme ilişkin pek çok soru soruldu.)

 

along with: yanı sıra, yanında, ile birlikte

together with: yanı sıra, yanında, ile birlikte

 

Her iki ifadeden sonra isim, zamir veya gerund (Ving) gelir.

ı

 

                                     along with

 Subject verb object                           noun / pronoun / Ving

                                     together with

 

 

- Can I have some cake along with a cup of coffee?

(Bir fincan kahveyle beraber biraz kek alabilir miyim?)

 

- Don’t bring your little brother along with you.

(Küçük kardeşini yanında getirme.)

 

- Along with cooking for the home, women can start a small catering business.

(Ev halkı için yemek yapmalarının yanı sıra kadınlar küçük bir yemek hizmetleri şirketi kurabilir.)

 

- I bought him crayons for his birthday along with a drawing book.

(Doğum günü için ona resim defterinin yanında boya kalemleri de aldım.)

 

- The new Prime Minister will have to deal with the issue of unemployment along with many other problems.

(Yeni başbakan başka pek çok problemin yanı sıra işsizlik meselesiyle de ilgilenmek zorunda kalacak.)

 

- The baby had some yoghurt along with some fruit.

(Bebek meyveyle beraber biraz yoğurt yedi.)

 

- He went on holiday along with his parents.

(Annesi ve babasıyla birlikte tatile çıktı.)

 

- When buying a car, you should consider the disadvantages along with the advantages.

(Araba alırken avantajlarıyla birlikte dezavantajlarını da göz önünde bulundurmalısınız.)

 

- She sent her daughter a letter together with $100.

(Kızına 100$’la birlikte bir mektup gönderdi.)

 

- I have found all the letters in the attic together with the pictures.

(Tavan arasında resimlerle birlikte bütün mektupları buldum.)

 

as if (as though): -miş / -mış gibi

 

- He looked at me as if he wanted to tell me something.

(Bana bir şey söylemek istiyormuş gibi baktı.)

 

- The baby looks as if he is going to start to cry.

(Bebek ağlamaya başlayacak gibi gözüküyor.)

 

- The teacher sounded as if she was angry.

(Öğretmen kızgın gibi geldi.)

 

- She sounded as if she was sleepy.

(Uykuluymuş gibi geldi.)

 

- He seems as if he hadn't slept for days.

(Sanki günlerdir uyumamış gibi gözüküyor.)

 

- He seems as if he hasn't slept for days.

(Günlerdir uyumamış gibi gözüküyor.)

 

 

 It looks / sounds / smells as if / as though subject verb object

 

 

- It doesn’t look as if the world will do anything about climate change soon.

(Dünya iklim değişikliği konusunda yakın zamanda herhangi bir şey yapacakmış gibi gözükmüyor.)

 

- It smells as though someone has been cooking next door.

(Yandaki evde biri yemek yapıyor gibi kokuyor.)

 

- It looks as if she is going to win the race.

(Yarışı kazanacak gibi gözüküyor.)

 

- Do you hear that noise? It sounds as if they are repairing the road.

(Şu gürültüyü duyuyor musun? Yolu tamir ediyorlar gibi geliyor.)

 

- Take an umbrella. It looks as if / as though it’s going to rain.

(Bir şemsiye al. Yağmur yağacak gibi gözüküyor.)

 

- I took an umbrella with me because it looked as if it was going to rain.

(Yanıma şemsiye aldım, çünkü yağmur yağacak gibi gözüküyordu.)

 

- He looks as if he hasn’t slept.

(Uyumamış gibi gözüküyor.)

 

- You look as if you haven’t recognized me.

(Beni tanımamış gibi duruyorsun.)

 

- They hugged each other as if they met after a long time.

(Uzun zaman sonra karşılaşmışlar gibi birbirlerini kucakladılar.)

 

- He drove so dangerously that it looked as if he was going to have an accident.

(O kadar hızlı sürdü ki kaza yapacak gibi geldi.)

 

- He looks as if he knew the answer. (Cevabı biliyormuş gibi gözükse de aslında bilmiyor.)

(Sanki cevabı biliyormuş gibi gözüküyor.)

 

- He looks as if he knows the answer. (Görünüşe göre o cevabı gerçekten biliyor.)

(Cevabı biliyor gibi gözüküyor.)

 

- She looked as though at any moment she might burst into tears.

(Her an gözyaşlarına boğulacakmış gibi gözüküyordu.)

 

- She spends money as if she were rich.

(Sanki zenginmiş gibi para harcıyor.)

 

- She is singing as if she were a professional singer.

(Sanki profesyonel bir şarkıcıymış gibi şarkı söylüyor.)

 

- The policeman treated me as if I were a criminal.

(Polis bana suçluymuşum gibi davrandı.)

 

- She looked at me as if I were mad.

(Bana deliymişim gibi bana baktı.)

 

- Don’t treat me as if I were a child.

(Bana çocukmuşum gibi davranma.)

 

- I can remember everything as if it were yesterday.

(Her şeyi dün gibi hatırlıyorum.)

 

no matter

 

 

 No matter Q.W. subject verb object, subject verb object

 Subject verb object no matter Q.W. subject verb object

 

 

- No matter what they say, I will always love her.

(Ne derlerse desinler, onu her zaman seveceğim.)

 

- No matter what happens, I’ll go there.

(Ne olursa olsun oraya gideceğim.)

 

- No matter where you live in Istanbul, you have to pay a high rent.

(İstanbul'un neresinde yaşarsanız yaşayın yüksek kira ödemek zorundasınız.)

 

- No matter who you are, they will help you.

(Kim olursan ol, sana yardım edecekler.)

 

- No matter how you cook it, we will eat it.

(Nasıl pişirirsen pişir biz yeriz.)

 

- You can find some good restaurants no matter where you go on the island.

(Adada nereye giderseniz gidin iyi restoranlar bulabilirsiniz.)

 

- No matter where you work, you won’t get a good salary in that country.

(Nerede çalışırsanız çalışın, o ülkede iyi bir maaş alamazsınız.)

 

- No matter where you stand politically, you must serve your country.

(Siyasi olarak nerede durursanız durun, ülkenize hizmet etmelisiniz.)

 

- No matter how hard you try, you won’t be able to persuade my father.

(Ne kadar uğraşırsan uğraş babamı ikna edemezsin.)

 

- No matter how difficult a math problem is, he can solve it.

(Bir matematik problemi ne kadar zor olursa olsun, onu çözebilir.)

 

- No matter how old you are, you should do some sort of exercise or sport.

(Kaç yaşında olursanız olun, bir çeşit egzersiz veya spor yapmalısınız.)

 

- I cannot catch up with them no matter how hard I try.

(Ne kadar uğraşırsam uğraşayım onlara yetişemiyorum.)

 

ultimately: sonuçta, en nihayetinde, sonunda

 

- The rebel was ultimately captured and confined to prison.

(İsyancı sonunda yakalandı ve hapse atıldı.)

 

- Our plans ultimately depend on sponsors.

(Sonuçta planlarımız sponsorlara bağlı.)

 

- Learning a second language may ultimately depend on ability and persistence.

(İkinci bir dili öğrenmek sonuçta yeteneğe ve kararlılığa bağlıdır.)

 

- Ultimately, it is up to you to make the final decision regarding your career path.

(Nihayetinde, kariyer yolunuzla ilgili son kararı vermek size kalıyor.)

 

- Despite facing numerous obstacles, she ultimately achieved her goal of becoming a successful entrepreneur.

(Sayısız engelle karşılaşmasına rağmen, sonunda başarılı bir girişimci olma hedefine ulaştı.)

 

- The team's hard work and perseverance paid off, ultimately leading them to victory.

(Takımın sıkı çalışması ve azmi sonuç verdi ve sonunda onları zafere taşıdı.)

 

- After much contemplation and discussion, they ultimately decided to relocate to a different city.

(Uzun süre düşündükten ve tartıştıktan sonra, sonunda farklı bir şehre taşınmaya karar verdiler.)

 

- The negotiations were challenging, but ultimately, a mutually beneficial agreement was reached.

(Müzakereler zorluydu, ancak sonunda karşılıklı yarar sağlayan bir anlaşmaya varıldı.)

 

- He faced many setbacks along the way, but ultimately, his determination led him to success.

(Yol boyunca pek çok aksilikle karşılaştı ama nihayetinde kararlılığı onu başarıya götürdü.)

 

- Despite initial doubts, the project ultimately proved to be a ground-breaking innovation.

(İlk şüphelere rağmen, proje nihayetinde çığır açan bir yenilik olduğunu kanıtladı.)

 

- The company's long-term success is ultimately dependent on customer satisfaction.

(Şirketin uzun vadeli başarısı nihai olarak müşteri memnuniyetine bağlı.)

 

- It may take time and effort, but ultimately, your hard work will be rewarded.

(Zaman ve çaba gerektirebilir, ancak nihayetinde, sıkı çalışmanız ödüllendirilecektir.)

 

likewise: aynı şekilde, aynen, bilmukabele, keza, hakeza

 

- My sister hates football and I, likewise, do not like it at all.

(Kız kardeşim futboldan nefret eder ve ben de benzer şekilde futboldan hiç hoşlanmam.)

 

- The inflation rate in the country is decreasing these days; and likewise, the unemployment rate is going down.

(Bugünlerde ülkede enflasyon oranı düşüyor ve benzer şekilde işsizlik oranı da azalıyor.)

 

- I always follow rules and I encourage my students to do likewise.

(Her zaman kurallara uyarım ve öğrencilerimi de aynısını yapmaya teşvik ederim.)

 

- The demand for our goods has increased and likewise so has our production. 

(Mallarımıza olan talep arttı, keza üretimimiz de.)

 

- We must respect other people and they have to behave likewise towards us.

(Başka insanlara saygı göstermemiz gerekir ve onlar da bize aynı şekilde davranmak zorundadır.)

 

- He enjoys visiting his relatives at weekends and his wife likewise.

(Hafta sonlarında akrabalarını ziyaret etmeyi sever, hakeza karısı da.)

 

- Watch what I do and then do likewise.

(Ne yaptığıma bak ve sonra aynısını yap.)

 

- Stir these vegetables for about five minutes and likewise the soup.

(Bu sebzeleri beş dakika kadar karıştır ve aynı şekilde çorbayı da.)

 

inasmuch as: nedeniyle, çünkü, mademki, -dığı derecede, -diğine göre

 

- Inasmuch as you are their teacher, you are responsible for their success.

(Mademki onların öğretmenisin başarılarından sen sorumlusun.)

 

- Inasmuch as funding is not available, building plans have been delayed.

(Para olmadığı için inşaat planları ertelendi.)

 

- The outcome was important inasmuch as it showed just what human beings were capable of.

(İnsanoğlunun ne yapabildiğini ortaya koyduğu için sonuç önemliydi.)

 

- This was a good decision inasmuch as it worked.

(İşe yaradığına göre bu doğru bir karadı.)

 

- Inasmuch as she had trained diligently, she deserved to win the competition.

(Özenle çalıştığı için yarışmayı kazanmayı hak etti.)

 

- Inasmuch as the weather forecast predicts rain, we should take umbrellas to the picnic.

(Hava tahmini yağmur öngördüğü için pikniğe şemsiye getirmeliyiz.)

 

- Inasmuch as he had broken the rules, he faced disciplinary action.

(Kuralları çiğnediği için disiplin cezası aldı.)

 

- Inasmuch as the car was unreliable, they decided to sell it and purchase a new one.

 (Araba güvenilmez olduğu için satıp yenisini almaya karar verdiler.)

 

- Inasmuch as the company values teamwork, collaboration is encouraged among employees.

(Şirkette takım çalışmasına değer verildiği için çalışanlar arasında iş birliği teşvik edilir.)

 

- Inasmuch as the product received positive reviews, sales skyrocketed.

(Ürün olumlu eleştiriler aldığından satışları hızla arttı.)

 

- Inasmuch as he was inexperienced, he sought guidance from his mentor.

(Deneyimsiz olduğu için akıl hocasından rehberlik istedi.)

 

- Inasmuch as she had saved enough money, she treated herself to a holiday abroad.

(Yeterince para biriktirdiğinden yurt dışında tatile çıktı.)

 

- Inasmuch as time allowed, he dedicated his weekends to volunteer work.

(Vakit buldukça hafta sonlarını gönüllü çalışmaya adadı.)

 

insomuch as: nedeniyle, çünkü, madem ki, -dığı derecede, -diğine göre

 

- Insomuch as he has worked for us for twenty-five years, we’ll excuse his mistake.  

(Yirmi beş yıldır bize çalıştığı için hatasını bağışlayacağız.)

 

- Insomuch as she was the team captain, her leadership skills were crucial to the team's victory.

(Takım kaptanı olduğu için liderlik becerileri takımın zaferi için çok önemliydi.)

 

- The event was a success, insomuch as it attracted a large crowd and received positive feedback from attendees.

(Etkinlik, büyük bir kalabalığın ilgisini çekmesi ve katılımcılardan olumlu geri dönüşler alması açısından başarılı oldu.)

 

 - Insomuch as technology has advanced, communication has become more efficient and accessible.

(Teknoloji geliştikçe, iletişim daha verimli ve erişilebilir hale geldi.)

 

- His success can be attributed, insomuch as his perseverance and hard work in pursuing his goals.

(Başarısı, hedeflerine ulaşmada gösterdiği azim ve sıkı çalışma kadar çok da atfedilebilir.)

 

- The company decided to expand its services, insomuch as it saw a growing demand in the market.

(Şirket, piyasada artan bir talep gördüğü için hizmetlerini genişletmeye karar verdi.)

 

- Insomuch as the weather permits, we will have the picnic in the park this weekend.

(Hava izin verirse bu hafta sonu pikniği parkta yapacağız.)

 

- Insomuch as you have the necessary qualifications, you will be considered for the position.

(Gerekli niteliklere sahip olduğunuz sürece, pozisyon için değerlendirileceksiniz.)

 

- Insomuch as the data is accurate, we can make informed decisions based on the analysis.

(Veriler doğru olduğundan, analize dayalı bilinçli kararlar verebiliriz.)

 

insofar as: -dığı kadar, -dığı ölçüde

 

- She had tried to comfort him, insofar as she was able.

(Yapabildiği ölçüde onu teselli etmeye çalışmıştı.)

 

- She helped us insofar as she was able.

(Yapabildiği kadar bize yardım etti.)

 

- Insofar as the weather permits, we will have our picnic in the park tomorrow.

(Hava izin verirse yarın parkta pikniğimizi yapacağız.)

 

- The company's success is attributed to its effective marketing strategy insofar as it reaches the target audience.

(Şirketin başarısı, hedef kitleye ulaştığı ölçüde etkili pazarlama stratejisine bağlanmaktadır.)

 

- Insofar as my knowledge extends, I can provide you with some guidance on this topic.

(Bilgim dâhilinde, size bu konuda bazı rehberlik sağlayabilirim.)

 

- He supported the idea insofar as it aligned with his personal beliefs and values.

(Fikri, kişisel inanç ve değerleriyle örtüştüğü ölçüde destekledi.)

 

- Insofar as the budget allows, we can consider upgrading our office equipment.

(Bütçemiz elverdiğince ofis ekipmanlarımızı yenilemeyi düşünebiliriz.)

 

- The new policy will be implemented insofar as it complies with the legal regulations.

(Yeni poliçe yasal düzenlemelere uygun olduğu ölçüde uygulanacaktır.)

 

- The article was accurate insofar as it reported factual information, but it lacked critical analysis.

(Makale, olgusal bilgileri bildirdiği ölçüde doğruydu, ancak eleştirel analizden yoksundu.)

 

- Insofar as our resources permit, we will assist the local community in their development projects.

(Kaynaklarımız izin verdiği ölçüde, yerel topluluğa kalkınma projelerinde yardımcı olacağız.)

 

- He agreed to participate in the project insofar as it didn't conflict with his other commitments.

(Diğer taahhütleriyle çelişmediği sürece projeye katılmayı kabul etti.)

 

- The professor was impressed with the student's research findings insofar as they contributed to the existing body of knowledge.

(Profesör, mevcut bilgi birikimine katkıda bulunduğu ölçüde, öğrencinin araştırma bulgularından etkilenmişti.)

 

regardless of: -e bakmaksızın, dikkate almadan, gözetmeksizin

 

- Regardless of whether a person is in a crowded city or in a remote village, in an arid desert or a lush green forest, near the sea or up in the mountains, solar energy is available to one and all.

(İster kalabalık bir şehirde ister ücra bir köyde yaşayın, kurak bir çölde veya bitkilerle dolu bir ormanda, denize yakın ya da dağlarda, güneş enerjisi herkes için ulaşılabilirdir.)

 

- We will proceed with our outdoor event regardless of the weather.

(Hava nasıl olursa olsun, açık hava etkinliğimize devam edeceğiz.)

 

- Regardless of his financial situation, he pursued his dream of starting a business.

(Mali durumu ne olursa olsun, bir iş kurma hayalinin peşinden gitti.)

 

- Regardless of the time constraints, she managed to complete the project ahead of schedule.

(Zaman kısıtlamalarına rağmen, projeyi planlanandan önce tamamlamayı başardı.)

 

- Regardless of their differences, they were able to find common ground and work together effectively.

(Farklılıklarına rağmen, ortak bir zemin bulabildiler ve birlikte etkili bir şekilde çalışabildiler.)

 

- I believe it's important to take risks and pursue your passions regardless of the outcome,

(Sonuç ne olursa olsun, risk almanın ve tutkularınızın peşinden gitmenin önemli olduğuna inanıyorum.)

 

- Regardless of the criticism, she remained steadfast in her beliefs.

(Eleştirilere rağmen, inançlarında kararlı kaldı.)

 

- He continues to stay active and participate in sports regardless of his age,

(Yaşı ne olursa olsun aktif kalmaya ve spor yapmaya devam ediyor.)

 

- Regardless of the obstacles, they persevered and achieved their goals.

(Engellere rağmen sebat ettiler ve hedeflerine ulaştılar.)

 

- Regardless of the location, we can conduct the meeting online via video conference.

(Nerede olursa olsun, toplantıyı video konferans yoluyla çevrimiçi olarak gerçekleştirebiliriz.)

 

- Regardless of your background, we welcome everyone to join our inclusive community.

(Geçmişiniz ne olursa olsun herkesi kapsayıcı topluluğumuza katılmaya davet ediyoruz.)

 

namely: gibi, olmak üzere, şöyle ki, yani, örnek vermek gerekirse

 

- There are two problems: namely, the expense and the time.

(Masraf ve zaman olmak üzere iki önemli sorun var.)

 

- As you know, we have to deal with two important issues: namely, the questions of energy and trade.

(Bildiğiniz gibi iki önemli meseleyi ele almak zorundayız, yani enerji ve ticaret meseleleri.)

 

- He did some exercises, namely sit-ups and push-ups.

(Biraz egzersiz yaptı, örnek vermek gerekirse mekik ve şınav.)

 

- The restaurant offers a variety of delicious dishes, namely, pasta, steak, and seafood.

(Restoran, makarna, biftek ve deniz ürünleri gibi çeşitli lezzetli yemekler sunmaktadır.)

 

- Several factors contribute to climate change, namely, greenhouse gas emissions and deforestation.

(İklim değişikliğine birkaç faktör katkıda bulunur, örnek vermek gerekirse sera gazı emisyonları ve ormansızlaşma.)

 

- The company aims to expand its market share by targeting two key demographics, namely, millennials and working professionals.

(Şirket, Y kuşağı ve çalışan profesyoneller olmak üzere iki temel nüfus grubunu hedefleyerek pazar payını genişletmeyi hedefliyor.)

 

- The project encountered several challenges, namely, a limited budget and a tight timeline.

(Proje, sınırlı bir bütçe ve sıkı bir zaman çizelgesi gibi çeşitli zorluklarla karşılaştı.)

 

- The conference will feature renowned speakers from various fields, namely, science, technology, and entrepreneurship.

(Konferansta bilim, teknoloji ve girişimcilik gibi çeşitli alanlardan ünlü konuşmacılar yer alacak.)

 

in theory… but in practice…:

 

- In theory, teachers should prepare for lessons; but in practice, they often don't have enough time for it.

(Teoride öğretmenler derslere hazırlanmalıdır, ama uygulamada çoğu kez buna yeterince vakitleri olmaz.)

 

the former, … the latter: ilki…, ikincisi…

 

Bu ifadeler, sadece yazı dilinde, iki ögeden söz ettikten sonra kullanılır. Üç veya daha fazla ögeden söz ederken kullanılmazlar.

 

Bir önceki cümlede iki ögeden ilk sözü edileni kastederken the former, ikincisini kastetmek içinse

the latter ifadeleri kullanılır.

 

The former: önceki cümlede sözü edilen ilk öge

The latter: önceki cümlede sözü edilen ikinci (son) öge

 

- Toyota and Nissan are both great cars, but I prefer the former.

(Toyota ve Nissan her ikisi de harika arabalar, ama ben ilkini tercih ederim.)

 

İlk sözü edilen Toyota olduğuna göre the former ifadesinden yazarın tercihinin Toyota olduğu anlaşılıyor.

 

- This item is available in glass and metal, but I have bought the former.

(Bu eşyanın hem cam hem de metali var, ama ben ilkini aldım.)

 

Yazar, “ben ilkini aldım” dediğine göre, camdan yapılmış olanı aldığı anlaşılıyor.

 

- You can watch The Avatar or the Titanic on TV tonight, but I prefer the latter.

(Bu gece televizyonda Avatar’ı veya Titanik’i seyredebilirsiniz, ama ben ikincisini tercih ediyorum.)

 

Tercihin ikincisi (the latter) yani the Titanik olduğu anlaşılıyor.

 

- You should visit Bodrum and Ürgüp. The former has a wonderful view of the Aegean Sea while the latter offers you a lunar-like landscape.

(Bodrum’u ve Ürgüp’ü ziyaret etmelisiniz. İlki harika bir Ege Denizi manzarasına sahipken, ikincisi size ay benzeri bir manzara sunar.)

 

İlki: Bodrum

İkincisi: Ürgüp

 

- Last year’s earthquakes in Azerbaijan's Sheki region and the south-western Sichuan province of China, the former measuring 7 on the Richter scale and the latter 6, were the most destructive ones.

(Azerbaycan’ın Sheki bölgesinde ve Çin’in güneybatı Sincan eyaletinde geçen yıl gerçekleşen depremler – ilki Richter ölçeğine göre 7, ikincisiyse 6 şiddetinde – en yıkıcı olanlardı.)

 

- Unlike the former, the latter is an environmentally friendly plastic bag.

(İlkinden farklı olarak, ikincisi çevre dostu bir poşettir.)

 

- Without the former, the latter cannot exist, and vice versa.

(İlki olmadan, ikincisi var olamaz ve bunun tam tersi de.)

ı

Former aynı zamanda “önceki”, “evvelki” “eski” anlamlarına da sahiptir.

 

- She is my former wife, Ann. We divorced eight years ago.

(O benim eski karım, Ann. Beş yıl önce boşandık.)

 

- He is our former President.

(O, bizim eski başkanımızdır.)

 

To sum up: özetlersek, özet olarak

In summary: özet olarak

In short: kısaca, kısacası, özetlemek gerekirse

In brief: kısaca, kısacası, özetlemek gerekirse, sözün özü, velhasıl

In a nutshell: kısaca, kısacası, özetle

All in all: sonuç olarak, neticede, her şeyi hesaba katarak

 

- To sum up, education is one of the most important investments that a country can make for the population and the future.

(Özetlemek gerekirse eğitim bir ülkenin halkı ve geleceği için yapabileceği en önemli yatırımlardan biridir.)

 

 - In summary, television can have both a positive and a negative influence on young children.

(Özet olarak televizyon, küçük çocuklar üzerinde hem olumlu hem de olumsuz bir etki yapabilir.)

 

- In short, trade policy has a big impact on every business and citizen in the EU.

(Kısacası Avrupa Birliğinde ticaret politikası her şirket ve vatandaş üzerinde büyük bir etkiye sahiptir.)

 

- In brief, computer games may take a toll on an individual's health over time.

(Kısacası bilgisayar oyunları zaman geçtikçe bireyin sağlık durumunu kötüleştirebilir.)

 

- In a nutshell, our company discovers healthy ingredients from food sources in a unique way.

(Özetle şirketimiz tamamen eşsiz bir yöntemle yiyecek kaynaklarından sağlıklı malzemeler bulur.)

 

- All in all, education is the key to violence prevention.

(Sonuç olarak eğitim şiddeti önlemenin anahtarıdır.)

 

To tell the truth: doğruyu söylemek gerekirse

 

- To tell the truth, I don’t trust him.

(Doğruyu söylemek gerekirse, ona güvenmiyorum.)

 

- To tell the truth, I completely forgot.

(Doğruyu söylemek gerekirse, tamamen unuttum.)

 

last but not least: son olarak

 

- I want to thank all the team members for their hard work, dedication and last but not least, their positive attitude.

(Tüm ekip üyelerine sıkı çalışmaları, özverileri ve son olarak olumlu tutumları için teşekkür etmek istiyorum.)

 

- We have covered important topics in this meeting—budget, timeline and last but not least, the marketing strategy.

(Bu toplantıda bütçe, zaman çizelgesi ve son olarak pazarlama stratejisi gibi önemli konuları ele aldık.)

 

- Our vacation itinerary includes visits to various landmarks and last but not least, we will explore the breathtaking beauty of the Grand Canyon.

(Tatil güzergâhımız, çeşitli simge yapılara ziyaretleri içeriyor ve son olarak da Büyük Kanyon'un nefes kesen güzelliğini keşfedeceğiz.)