As
As’den sonra cümle geldiğinde as birkaç farklı anlama gelir. As’in farklı anlamlarını ve kullanım biçimlerini inceleyiniz.
as: iken
While ile eş anlamlıdır ve aynı şekilde kullanılır.
|
As subject verb object, subject verb object |
- As I was leaving the office, my phone rang.
(Ofisten ayrılırken, telefonum çaldı.)
- The teacher caught me as I was cheating during the exam.
(Sınavda kopya çekerken, öğretmen beni yakaladı.)
- She listens to music on her mobile as she walks to school.
(Okula giderken cep telefonundan müzik dinler.)
- As the cat slept, the dog watched the house.
(Kedi uyurken köpek evi gözledi.)
as: gibi
- As you know, staying informed about local road conditions can help us drive safely.
(Bildiğiniz gibi yerel yol koşulları hakkında bilgi sahibi olmak, güvenli bir şekilde araç kullanmamıza yardımcı olabilir.)
- As I told you before, you don’t need to be afraid of exams if you study hard enough.
(Sana daha önce de söylediğim gibi, eğer yeterince sıkı çalışıyorsan, sınavlardan korkmana gerek yok.)
- It was a very tough match as we expected.
(Beklediğimiz gibi, çok sert bir maç oldu.)
- You can do as you wish.
(İstediğin gibi yapabilirsin.)
- As I said, I will think about it.
(Söylediğim gibi, bunu düşüneceğim.)
- As everyone knows, Greece is in an economic crisis.
(Herkesin bildiği gibi, Yunanistan ekonomik kriz içindedir.)
- As experts say, food additives must be used moderately.
(Uzmanların da söylediği gibi, yiyecek katkı maddeleri makul ölçüde kullanılmalıdır.)
- The Italian explorer Amerigo Vespucci showed that Brazil and West Indies were not a part of Asia as Columbus had thought them to be.
(İtalyan kâşif Amerigo Vespucci, Brezilya ve Karayiplerin Kolomb’un zannettiği gibi Asya’nın bir parçası olmadığını kanıtladı.)
as: -dikçe, -dıkça
Birbirine paralel olarak değişmekte olan iki durumu ifade ederken de as bağlaç olarak kullanılır.
- He gets more attractive as he grows older.
(Büyüdükçe daha çekici oluyor.)
- Some butterfly species are becoming quite rare as their natural habitats are shrinking.
(Doğal yaşam alanları daraldıkça, bazı kelebek türleri de gittikçe azalıyor.)
- As scientific and technological knowledge advances, man discovers more sophisticated techniques of production which steadily raise the productivity levels.
(Bilimsel ve teknolojik bilgi ilerledikçe, insanoğlu da verimlilik düzeylerini sürekli arttıran daha ileri üretim teknikleri keşfediyor.)
- As humans continue to expand their urban lands into natural areas, ecosystems are getting destroyed.
(İnsanlar şehir alanlarını doğal bölgelere genişletmeye devam ettikçe, ekosistemler tahrip oluyor.)
- As we move towards electric cars and renewable resources, the need for oil will diminish.
(Biz elektrikli otomobillere ve yenilenebilir kaynaklara yöneldikçe, petrol ihtiyacı azalacak.)
as far as: kadarıyla
- As far as I know, this is the fastest car in the world.
(Bildiğim kadarıyla bu, dünyanın en hızlı arabası.)
- As far as I know, the meeting will be on the 5th of February.
(Bildiğim kadarıyla toplantı 5 Şubat’ta olacak.)
- As far as I understand, the situation in the region is serious.
(Anladığım kadarıyla bölgedeki durum ciddi.)
as far as the eye can see: göz alabildiğine
- The Dominican Republic is a tropical paradise, where palm trees stretch as far as the eye can see.
(Dominik Cumhuriyeti, palmiye ağaçlarının göz alabildiğine uzandığı tropikal bir cennettir.)
as usual: her zamanki gibi, alışıldığı gibi, her zamankinden
As usual cümle başında veya sonunda kullanılabilir.
- As usual, he was wearing a T-shirt.
(Her zamanki gibi bir tişört giyiyordu.)
- She got up late, as usual.
(Her zamanki gibi geç kalktı.)
as: olarak
As’den sonra isim geldiğinde as “olarak” anlamına gelir.
|
as + noun |
- Emma works here as a maid.
(Emma burada hizmetçi olarak çalışıyor.)
- Football came into our lives as a sport in the 1800s.
(Futbol bir spor olarak 1800'lerde hayatımıza girdi.)
- Do you think it can be used as evidence against him?
(Sence bu onun aleyhinde delil olarak kullanılabilir mi?)
- World War II put forth the United States and Soviet Union as the superpowers of the world.
(İkinci Dünya Savaşı, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği’ni dünyanın süper güçleri olarak öne çıkardı.)
- As part of the plan, the government will sell off all of the bank's assets.
(Planın bir parçası olarak hükümet bankanın tüm aktif varlıklarını elden çıkaracak.)
- The school building is being used as a shelter for people who lost their homes in the storm.
(Okul binası fırtınada evlerini kaybeden insanlar için bir barınak olarak kullanılıyor.)
- You must know how to gain respect as a leader.
(Bir lider olarak nasıl saygı kazanacağını bilmelisin.)
- The hedgehog uses their spines as a defensive mechanism to ward off predators.
(Kirpi, avcı hayvanları savuşturmak için dikenlerini bir savunma mekanizması olarak kullanır.)
- Hydrogen is seen as an environmentally friendly alternative to fossil fuels.
(Hidrojen, fosil yakıtlara çevre dostu bir alternatif olarak görülüyor.)
come as a shock: şok etkisi yapmak
- Her death came as a great shock to all who knew her.
(Ölümü onu tanıyan herkeste büyük bir şok etkisi yaptı.)
as for: gelince
As for’dan sonra isim gelir.
- Nick is reliable and honest. He helps his friends whenever they ask him. As for his hobbies, he is into swimming and dancing.
(Nick güvenilir ve dürüsttür. Ne zaman isteseler arkadaşlarına yardım eder. Hobilerine gelince, yüzmeye ve dans etmeye meraklıdır.)
- As for the weather, the temperatures will stand at around 38ºC in the afternoon and 24ºC early in the morning.
(Hava durumuna gelince, sıcaklıklar öğleden sonra 38ºC, sabahın erken saatlerinde ise 24ºC dolayında olacak.)
as : -dığı için, -den dolayı, çünkü
since : -dığı için, -den dolayı, çünkü
because : -dığı için, -den dolayı, çünkü
As, since ve because iki cümleyi bağlar. İki olay veya durum arasındaki sebep-sonuç ilişkisini açıklamak için kullanılırlar. Bağlaçtan sonra gelen yan cümle sebebi, diğer cümle ise sonucu ifade eder.
|
As Since subject verb object, subject verb object Because |
- I am happy because I can see all the members of my family every day.
(Mutluyum, çünkü aile üyelerimin tümünü her gün görebiliyorum.)
(Aile üyelerimin tümünü her gün görebildiğim için mutluyum.)
- He is very hungry because he hasn’t had anything since this morning.
(Karnı aç, çünkü bu sabahtan beri hiçbir şey yemedi.)
(Bu sabahtan beri hiçbir şey yemediği için karnı aç.)
- I had to postpone my visit to Strasbourg because there was no flight due to the airline strike.
(Strasburg’a ziyaretimi ertelemek zorunda kaldım, çünkü havayolu grevinden dolayı uçuş yoktu.)
- He can’t come to the concert because he needs to have some repairs done in his flat.
(Dairesinde bazı tamiratlar yaptırması gerektiği için konsere gelemiyor.)
- Some labourers live in their vans because they cannot afford anything better.
(Bazı işçiler karavanlarında yaşıyor, çünkü daha iyisine maddi açıdan güçleri yetmiyor.)
- Our educational system can keep pace with our age because we have made radical changes.
(Köklü değişiklikler yaptığımız için eğitim sistemimiz çağımıza ayak uydurabiliyor.)
- Thank you for your offer but I’m afraid I have to turn it down since I want to do my own business.
(Teklifiniz için teşekkür ederim ama kendi işimi yapmak istediğimden korkarım reddetmek zorundayım.)
- Since I realised the belt I bought yesterday was not genuine leather, I returned it to the shop.
(Dün aldığım kemerin hakiki deri olmadığını fark ettiğim için onu mağazaya iade ettim.)
- The boss was very angry since no one was there on time.
(Hiç kimse zamanında orada olmadığı için patron çok kızgındı.)
- Most of the meat went off since my mother had forgotten to put it in the fridge.
(Annem buzdolabına koymayı unuttuğu için etin çoğu bozuldu.)
- Some students were not allowed to leave the school after class since they fought.
(Kavga ettikleri için bazı öğrencilerin dersten sonra okuldan ayrılmalarına izin verilmedi.)
- They warned us not to go too near the edge of the cliff as it was too dangerous.
(Çok tehlikeli olduğundan uçurumun kenarına çok fazla yaklaşmamamız için bizi uyardılar.)
- As it is difficult to cure this illness, millions of pounds have been spent on the medicine.
(Bu hastalığı tedavi etmek zor olduğu için ilaca milyonlarca pound harcandı.)
- She didn’t notice us leave the hall as she was absorbed in the fashion show.
(Defileye dalıp gittiği için bizim salondan ayrıldığımızı fark etmedi.)
- I didn’t see the city from the top of the mountain as my fear of heights prevented me from going up to the top.
(Yükseklik korkum beni zirveye çıkmaktan alıkoyduğu için şehri dağın zirvesinden görmedim.)
- As many people have dental issues, dentistry professionals are widely sought after.
(Diş sorunları olan pek çok insan olduğu için dişçilik çalışanları yaygın olarak aranıyor.)
for: -dığı için, -den dolayı
As, since ve because’la aynı anlama sahiptir. Bu anlamıyla kullanıldığında for bir bağlaçtır ve başta değil, iki cümle arasında (ortada) kullanılır. Bir başka değişle for’un bağlı olduğu yan cümle sona gelir.
|
Subject verb object, for subject verb object |
- I am thinking of moving to Istanbul, for I love it very much.
(Çok sevdiğim için İstanbul’a taşınmayı düşünüyorum.)
- For I love İstanbul very much, I am thinking of moving there.
- Hugh loves chocolate, but he only eats it occasionally, for he knows too much is not good for his health.
(Hugh çikolataya bayılır, ama çok fazlasının sağlığı için iyi olmadığını bildiğinden sadece arada sırada yer.)
- We had to stand all the way here, for all the seats on the bus were taken.
(Otobüsteki bütün koltuklar dolu olduğu için bütün yol boyunca ayakta durmak zorundaydık.)
- You can never trust him, for he is a liar.
(Yalancı olduğu için ona asla güvenemezsin.)
- She must have been exhausted, for she went to bed as soon as she came home.
(Eve gelir gelmez yattığına göre çok yorulmuş olmalı.)
- Helen had an accident, for she didn’t obey traffic rules.
(Helen trafik kurallarına uymadığı için kaza yaptı.)
- He left all his money to charities, for he didn’t have any children.
(Hiç çocuğu olmadığı için bütün parasını hayır kurumlarına bıraktı.)
- I will forgive him, for he doesn’t know what he is doing.
(Ne yaptığını bilmediği için onu affedeceğim.)
- I feel better now, for I can sleep better at night.
(Geceleyin daha iyi uyuyabildiğim için şimdi kendimi daha iyi hissediyorum.)
- He cannot come to the concert with us, for he doesn’t have any money.
(Hiç parası olmadığı için bizimle konsere gelemiyor.)
- I miss my family a lot, for I haven’t seen them since last October.
(Geçen ekim ayından beri ailemi görmediğim için onları çok özlüyorum.)
- You can volunteer for different charities, for you are retired now.
(Artık emekli olduğuna göre farklı hayır kurumları adına gönüllü çalışabilirsin.)
because of : -den dolayı, yüzünden
owing to : -den dolayı, yüzünden
due to : -den dolayı, yüzünden
on account of : -den dolayı, yüzünden
in view of : -den dolayı, yüzünden
As, since, because ve for ile aynı anlama sahip olan aşağıdaki bağlaçlardan sonra tabloda da görüldüğü gibi isim, zamir veya Ving (gerund) gelir.
|
Because of Owing to Due to noun / pronoun / Ving, subject verb object On account of In view of |
|
because of owing to Subject verb object due to noun / pronoun / Ving on account of in view of |
- It was obvious that the meeting was cancelled because of the terrorist attack.
(Toplantının terör saldırısı nedeniyle iptal edildiği açıktı.)
ı
- Our flight was diverted to another airport because of the fire at the Heathrow Airport.
(Heathrow Havaalanındaki yangından dolayı uçağımız başka bir havalimanına yönlendirildi.)
- The people in Greece are very angry with the politicians because of the economic crisis.
(Yunanistan’da halk ekonomik krizden dolayı siyasetçilere çok kızgın.)
- Because of the high inflation rate in the country, our salaries can’t keep up with the cost of living.
(Ülkedeki yüksek enflasyon oranından dolayı maaşlarımız yaşam maliyetini karşılayamıyor.)
- Because of exposure to the sun for so long, your skin can be damaged.
(Uzun süre güneşe maruz kalmaktan dolayı cildiniz zarar görebilir.)
ı
- Owing to all the good things that television does to us, it is difficult to imagine a life without one.
(Televizyonun bize yaptığı tüm güzel şeylerden dolayı onsuz bir hayat düşünmek zor.)
- Owing to advances in both preventive and curative medicine, some diseases have either been eradicated or have more effective treatments now.
(Hem önleyici hem de iyileştirici tıptaki ilerlemelerden dolayı günümüzde bazı hastalıkların ya kökü kurutuldu ya da daha etkili tedavi yöntemleri var.)
ı
- It was difficult to determine exactly where the Titanic sank owing to the vastness of the Atlantic Ocean.
(Atlantik Okyanusunun büyüklüğünden dolayı Titanik’in tam olarak nerede battığını belirlemek zor oldu.)
- Owing to its inexpensiveness, it didn't take much time for soccer to eradicate the class barrier and become a sport of the masses.
(Pahalı olmayışından dolayı futbolun sınıf engelini ortadan kaldırması ve kitlelerin sporu haline gelmesi çok zaman almadı.)
- The unrest is spreading across the country due to the high unemployment rate.
(Yüksek işsizlik oranından dolayı huzursuzluk ülkenin her yanına yayılıyor.)
- Due to the rapid spread of media to all parts of the world, access to information is easy and fast now.
(Kitle iletişim araçlarının dünyanın her tarafına hızla yayılmasından dolayı artık bilgiye erişim kolay ve hızlı.)
- The school was closed for a week due to a flu outbreak.
(Grip salgını nedeniyle okul bir hafta süreyle tatil edildi.)
- Due to medical advancements, many of the once incurable diseases have cures today.
(Tıptaki ilerlemeler sayesinde bir zamanlar tedavi edilemeyen hastalıkların çoğunun bugün çaresi var.)
- The situation in Libya deteriorated greatly during 2014, particularly in the second half of the year due to an increase in fighting across the country and a worsening political situation.
(Libya’da durum 2014 yılı boyunca çok kötüleşti, özellikle de yılın ikinci yarısında ülkenin her yanında artan çatışmalar ve daha da kötüleşen siyasi durum nedeniyle.)
ı
- The moment an astronaut exits the Earth's atmosphere, his body starts experiencing several changes due to the environment change.
(Bir astronot dünyanın atmosferinden çıktığı anda vücudu ortam değişikliğinden dolayı birtakım değişiklikler yaşamaya başlar.)
- They postponed the outdoor concert on account of the thunderstorm warning.
(Fırtına uyarısı nedeniyle açık hava konserini ertelediler.)
- She received a promotion on account of her hard work and dedication.
(Çalışkanlığı ve özverisinden dolayı terfi aldı.)
- On account of the strains of modern life in big cities, more people want to live in the country today.
(Büyük şehirlerdeki modern yaşamın güçlüklerinden dolayı günümüzde daha çok insan kırsalda yaşamak istiyor.)
- The market is predicted to overcome these shortcomings on account of the low demand.
(Piyasanın düşük talepten kaynaklanan bu eksiklikleri aşacağı tahmin ediliyor.)
- In view of the rise in food prices, the inflation rate rose by 1% last year.
(Yiyecek fiyatlarındaki artıştan dolayı enflasyon oranı geçen yıl %1 oranında arttı.)
- In view of your excellent performance this semester, you are being considered for a scholarship.
(Bu dönemki mükemmel performansın nedeniyle burs için değerlendiriliyorsun.)
- In view of its effect on children, good or bad, more and more studies and surveys are being conducted on video games.
(İyi ya da kötü, çocuklar üzerindeki etkisinden dolayı video oyunları üzerine gittikçe artan sayıda araştırma ve anket yapılıyor.)
because of the fact that: -dığı için, -den dolayı
owing to the fact that: -dığı için, -den dolayı
due to the fact that: -dığı için, -den dolayı
on account of the fact that: -dığı için, -den dolayı
in view of the fact that: -dığı için, -den dolayı
Yukarıda görülen eş anlamlı bağlaçlardan sonra cümle gelir.
- I have never been interested in mountaineering because of the fact that it can be very dangerous.
(Çok tehlikeli olabildiği için dağcılığa hiçbir zaman ilgi duymadım.)
- Due to the fact that oil prices have risen, the inflation rate has gone up by 1%.
(Petrol fiyatları yükseldiği için enflasyon oranı %1 oranında arttı.)
- Owing to the fact that the workers have gone on strike, the company has been unable to fulfil all the orders.
(İşçiler greve gittiği için şirket tüm siparişleri yerine getirememekte.)
- There were no pulsations or sensations on account of the fact that gangrene had developed.
(Kangren olduğu için nabız ya da his yoktu.)
- In view of the fact that Pakistan is rapidly emerging from the orbit of US influence, the Pentagon’s interest in India as a local base of operations is rapidly growing.
(Pakistan süratle ABD’nin nüfuz yörüngesinden çıktığı için yerel operasyonlar üssü olarak Pentagon’un Hindistan’a olan ilgisi hızla artıyor.)
on the contrary: bilakis, tam tersine, tam aksine
in contrast: bunun aksine, tam tersine, buna karşın
Her ikisinden sonra da cümle gelir veya cümle içinde yer alırlar.
|
On the contrary, subject verb object In / By contrast, |
Yukarıda da görüldüğü gibi bu iki bağlaç aynı anlama sahiptir. Ancak aralarında bir kullanım farkı vardır. On the contrary tek bir ögenin iki farklı yönünü ifade ederken kullanılır. In contrast / By contrast ise birbiriyle zıt yönleri olan iki farklı ögeyi karşılaştırmak için kullanılır.
Tom: James is very reliable.
Sam: On the contrary, you can never trust him.
Tom: James çok güvenilirdir.
Sam: Tam tersine ona asla güvenemezsin.
Gary : This car is expensive.
Hannah: No, it isn’t. On the contrary, it’s quite cheap.
Gary : Bu araba çok pahalı.
Hannah: Hayır değil. Bilakis oldukça ucuz.
A: Don’t you hate leek?
B: On the contrary, I love it.
A: Pırasadan nefret etmiyor musun?
B: Tam tersine bayılırım.
A: I thought you didn’t like history.
B: On the contrary, I like it very much.
A: Tarihi sevmediğini sanıyordum.
B: Aksine çok severim.
A: Our educational system has been improving.
B: On the contrary, I believe that it’s getting worse.
A: Eğitim sistemimiz iyiye gidiyor.
B: Tam tersine bence kötüleşiyor.
A: Look at that guy getting into the red Ferrari. He must be very rich.
B: On the contrary, he is a very poor man. He just works for the car wash.
A: Kırmızı Ferrari’ye binen şu adama bak. Çok zengin olmalı.
B: Tam tersine çok yoksul bir adamdır. Sadece oto yıkamada çalışıyor.
A: The possibility of a third world war seems far-fetched.
B: On the contrary, even a smallest conflict in the Middle East may trigger a world war at any time.
A: Üçüncü dünya savaşı olasılığı uzak görünüyor.
B: Bilakis Orta Doğu’daki en küçük çatışma bile her an bir dünya savaşını tetikleyebilir.
- Nick is very generous. His brother Daniel, in contrast, is mean.
(Nick çok cömerttir. Kardeşi Daniel tam aksine cimridir.)
- The Prime Minister had a sullen expression on his face. The President, in contrast, smiled during the ceremony.
(Başbakanın yüzü asıktı. Buna karşın başkan tören boyunca gülümsedi.)
- Our company has declined. In / By contrast theirs has grown bigger.
(Şirketimiz düşüşte. Bunun aksine onlarınki daha da büyümekte.)
- In England, people drive on the left. By contrast, we drive on the right in Turkey.
(İngiltere’de insanlar soldan otomobil kullanır. Bunun tam aksine biz Türkiye’de sağdan süreriz.)
in contrast to / with: tersine, aksine
In contrast to ile in contrast with arasında bir fark yoktur. Her ikisinden sonra da isim gelir.
|
In contrast with / to + noun, subject verb object |
- In contrast to his sister, Fred is honest and reliable.
(Kız kardeşinin tersine, Fred dürüst ve güvenilirdir.)
- In contrast with cats, dogs are loyal animals.
(Kedilerin aksine, köpekler sadık hayvanlardır.)
- In contrast with its neighbours, our country has been developing fast.
(Komşularının aksine, ülkemiz hızla gelişiyor.)
- Egypt is a very hot country in contrast with Scandinavian countries.
(İskandinav ülkelerinin aksine, Mısır çok sıcak bir ülkedir.)
- In contrast to your belief that they will lose the match, I am confident they will win.
(Senin, onların kaybedeceği inancının aksine, ben kazanacaklarından eminim.)
conversely: tersine, aksine, diğer taraftan
Conversely’den sonra cümle gelir.
- I prefer white coffee; conversely, my wife likes black coffee.
(Ben sütlü kahve tercih ederim, eşim tam tersine sade kahve sever.)
- There are no laws or ordinances forbidding anyone from purchasing a home in Haddonfield. Conversely, there is an array of different people living in Haddonfield from different races and economic situations.
(Herhangi birinin Haddonfield’dan ev almasını yasaklayan hiçbir kanun ya da düzenleme yok. Aksine Haddonfield’da yaşayan farklı ırk ve ekonomik durumlardan bir dizi farklı insan var.)
- As the earth changes due to erosion, it may expose some things that are buried or conversely, bury things that are exposed.
(Yerküre erozyondan dolayı değişirken toprak altında olan bazı şeyleri açığa çıkarabilir ya da tam tersine yeryüzünde bulunan şeyleri de toprağa gömebilir.)
if: eğer
If iki cümleyi bağlar. Bir durum ya da olayın vuku bulması için, bir başka durum veya eylemin gerçekleşmesi gerektiğini ifade ederken kullanılır.
- If you marry him, you will be happy.
(Onunla evlenirsen, mutlu olursun.)
- If I were a millionaire, I would help poor people.
(Eğer milyoner olsaydım, yoksul insanlara yardım ederdim.)
- If my daughter had studied harder, she would have passed the exam.
(Eğer kızım daha çok çalışmış olsaydı, sınavı geçerdi.)
- If you are trying to lose weight, leafy vegetables are useful.
(Eğer kilo vermeye çalışıyorsanız, yapraklı sebzeler yararlı olur.)
If …, then …: Eğer…, öyleyse …
- If you learn how to cook, then I can do it, too.
(Eğer sen yemek yapmayı öğrenirsen, o zaman bunu bende yapabilirim.)
provided (that): şayet, eğer, şartıyla, koşuluyla, -dığı sürece
providing (that): şayet, eğer, şartıyla, koşuluyla, -dığı sürece
as long as: şayet, eğer, şartıyla, koşuluyla, -dığı sürece
so long as: şayet, eğer, şartıyla, koşuluyla, -dığı sürece
Yukarıda görülen bağlaçlar eş anlamlı olup iki cümleyi bağlar.
|
Provided / Providing (that) subject verb object, subject verb object Subject verb object provided / providing (that) subject verb object |
ı
- Citizens in a democratic country can do whatever they like provided (that) it is in accordance with the law.
(Demokratik bir ülkede vatandaşlar hukuka uygun olmak koşuluyla istediğini yapabilir.)
- Provided (that) you meet the increasing demand, we will do business with you.
(Eğer artan talebi karşılarsanız, sizinle iş yapacağız.)
- You can borrow my car provided (that) you bring it back by 10.00 o’clock.
(Saat 10.00’a kadar getirmen koşuluyla, arabamı ödünç alabilirsin.)
- Provided (that) the train leaves on time, we won’t miss the conference in London.
(Şayet tren zamanında hareket ederse, Londra’daki konferansı kaçırmayız.)
- Providing (that) the quality of the goods was better, I’d consider buying them.
(Şayet malların kalitesi daha iyi olsaydı, onları almayı düşünürdüm.)
|
As long as subject verb object, subject verb object Subject verb object as long as subject verb object |
- You can take out loans from banks as long as you pay your debt regularly.
(Borcunu düzenli olarak ödemen koşuluyla, bankalardan kredi çekebilirsin.)
- As long as you continue your diet, you won’t get any fatter.
(Perhizine devam ettiğin sürece, şişmanlamazsın.)
- I could do any job as long as it has something to do with the Internet.
(İnternetle ilgili bir iş olmak şartıyla, her işi yapabilirim.)
- Our country will welcome all the refugees from the neighbouring countries as long as we get financial aid from other countries.
(Diğer ülkelerden mali yardım aldığımız sürece, komşu ülkelerden gelecek bütün mültecilere kapımız açık olacak.)
- I will tell you everything as long as you hide my true identity.
(Eğer gerçek kimliğimi gizlersen, sana her şeyi anlatacağım.)
- A child won’t lose his interest in a puzzle as long as he / she finds it difficult to do it.
(Bir çocuk, yapmakta zorlandığı sürece, yapboza olan ilgisini kaybetmez.)
- I can watch all kinds of films as long as it is with you.
(Seninle birlikte olduğu sürece, her tür filmi seyredebilirim.)
As long as yerine so long as de kullanılabilir.
- I will never forget what you’ve done for me so long as I live.
(Yaşadığım sürece, benim için yaptıklarını asla unutmayacağım.)
- So long as you keep quiet, you can study here with me.
(Sessiz olduğun sürece, burada benimle ders çalışabilirsin.)
on condition (that): koşuluyla
On condition (that) iki cümleyi bağlar.
|
Subject verb object on condition that subject verb object On condition that subject verb object, subject verb object |
- She agreed to lend me her car on condition that I return it by 6.00 pm.
(Akşam 6'ya kadar iade etmem şartıyla arabasını bana ödünç vermeyi kabul etti.)
- On condition that they clean up after the party, they are allowed to use the garden.
(Parti sonrasında temizlik yapmaları koşuluyla bahçeyi kullanmalarına izin veriliyor.)
- The company will fund his scholarship on condition that he works with them for at least two years after graduation.
(Mezun olduktan sonra en az iki yıl kendileriyle çalışması koşuluyla bursunu şirket karşılayacak.)
- I'll let you borrow my notes on condition that you don't share them with anyone else.
(Notlarımı başkasıyla paylaşmamak şartıyla ödünç almana izin vereceğim.)
- The museum granted us access to the private collection on condition that no photos were taken.
(Müze, fotoğraf çekilmemesi şartıyla bize özel koleksiyona erişim izni verdi.)
- On condition that they keep it well-maintained, they can move into the flat.
(İyi bakmaları şartıyla daireye taşınabilirler.)
- You may borrow my laptop on condition that you do not download any software without my permission.
(İznim olmadan herhangi bir yazılım indirmemen koşuluyla dizüstü bilgisayarımı ödünç alabilirsin.)
Gayri resmi konuşmalarda (konuşma dilinde) on condition’dan sonra that kullanılmayabilir.
- On condition you return by 10.00 o’clock, you can borrow the car.
(Saat 10.00'a kadar dönmek şartıyla arabayı ödünç alabilirsiniz.)
once: -dığı zaman, -dığında
Daha önce “bir kez” anlamına geldiğini öğrendiğimiz once aynı zamanda bir bağlaçtır ve tıpkı when gibi “-dığı zaman”, “-dığında” anlamına gelir.
|
Once subject verb object, subject verb object Subject verb object once subject verb object |
- Once the chores are finished, we will take the dog for a walk.
- We will take the dog for a walk once the chores are finished.
(Ev işleri bitince, köpeği yürüyüşe çıkaracağız.)
- Once they mature, the cicada sheds its skin to moult into fully winged adults.
(Olgunlaştıklarında, ağustos böcekleri tam anlamıyla kanatlı yetişkinlere dönüşmek için deri değiştirir.)
- Once you have identified the cause of hair loss, you can take steps to prevent it.
(Saç dökülmesinin nedenini tespit ettiğinizde, buna engel olmak için adımlar atabilirsiniz.)
- Once you become accustomed to Turkish coffee, you will find it difficult to give it up.
(Türk kahvesine alıştığınız zaman, bırakmak zor gelir.)
- Once you fill in the form, you can get a visa.
(Formu doldurunca, vize alabilirsin.)
- Once you’ve decided there’s no future in your relationship, the first thing you need to do is talk openly and honestly with your partner.
(İlişkinizde bir gelecek olmadığına karar verdiğinizde, yapmanız gereken ilk şey eşinizle açık açık ve dürüstçe konuşmaktır.)
otherwise: bunun dışında
otherwise: aksi takdirde, yoksa
Yukarıda da görüldüğü gibi otherwise iki farklı anlama sahiptir ve ardından cümle gelir.
- I didn't like the ending, but otherwise, it was a very good film.
(Sonunu sevmedim, ama bunun dışında güzel bir filmdi.)
- The beds weren’t very comfortable, but otherwise, the hotel was good.
(Yataklar çok rahat değildi, ama bunun dışında otel iyiydi.)
- It was very hot, but otherwise, it was a good journey.
(Hava çok sıcaktı, ama bunun dışında iyi bir yolculuk oldu.)
otherwise: aksi takdirde, yoksa
- We must hurry; otherwise, we will miss the bus.
(Acele etmeliyiz, aksi takdirde otobüsü kaçıracağız.)
- You must study harder; otherwise, you will fail your English test.
(Daha çok çalışmalısın, aksi takdirde İngilizce sınavında başarısız olursun.)
ı
- Of course, I am worried about Jack. Otherwise, I wouldn’t be asking questions about him.
(Elbette Jack hakkında endişeliyim. Aksi takdirde onun hakkında sorular soruyor olmazdım.)
- Vitamins are good for you, but overdose should be avoided; otherwise, they can cause some side effects.
(Vitaminler sağlığınız için iyidir ama aşırı miktardan kaçınılmalıdır; aksi takdirde bazı yan etkilere yol açabilirler.)
- You’d better turn the music down; otherwise, our neighbours will call the police.
(Müziğin sesini kıssan iyi edersin, aksi takdirde komşular polisi arayacak.)
ı
- You’d better read the instructions; otherwise, you won’t be able to assemble it.
(Talimatları okusan iyi olur, aksi takdirde onu monte edemezsin.)
or else: aksi takdirde, yoksa
Or else, otherwise ile eş anlamlı olup ardından cümle gelir.
- Work hard, or else you will fail.
(Çok çalış, yoksa başarısız olursun.)
- Leave on time, or else you will miss the train.
(Zamanında yola çık, yoksa treni kaçırırsın.)
- He must be a good student, or else he wouldn’t be able to study at Harvard.
(İyi bir öğrenci olmalı, yoksa Harvard’da okuyamazdı.)
- He had better keep quiet, or else they will kill him.
(Sessiz kalsa iyi eder, aksi halde onu öldürecekler.)
- I had to defend myself, or else he'd have killed me.
(Kendimi savunmak zorundaydım, aksi takdirde o beni öldürecekti.)
- You must save money, or else you won’t be able to buy the house you want.
(Para biriktirmelisin, aksi takdirde istediğin evi alamazsın.)
so that: -ebilmek / -abilmek için
|
Subject verb object so that subject verb object |
Yukarıda da görüldüğü gibi so that’den sonra cümle gelir. Bir eylemin yapılmasındaki amacı ifade etmek için kullanılır. So that’den sonra gelen yan cümle, eylemin gerçekleştirilme amacını ifade eder. Aşağıdaki tabloda da görüldüğü gibi so that’in bağlı bulunduğu yan cümle ile ana cümle arasında zaman (tense) uyumu olmak zorundadır.
|
Subject will V1 object so that subject can V1 object |
|
Subject V1 object so that subject can V1 object |
|
Subject have / has V3 object so that subject can V1 object |
|
Subject will V1 object so that subject will V1 object |
|
Subject will V1 object so that subject V1 object |
|
Subject V1 object so that subject will V1 object |
|
Subject should V1 object so that subject can V1 object |
|
Subject V2 object so that subject would / could V1 object |
- I’ll travel there by plane so that I can catch the wedding.
(Düğüne yetişebilmek için oraya uçakla gideceğim.)
- Plants need sunlight, water, and air so that they can grow and store energy.
(Bitkiler büyüyebilmek ve enerji depolayabilmek için güneş ışığına, suya ve havaya ihtiyaç duyar.)
- Radical changes should be made so that our economic situation can improve.
(Ekonomik durumumuzun iyiye gidebilmesi için köklü değişiklikler yapılmalıdır.)
- An artificial organ is usually made from the stem cells of the patient. Its purpose is to replace the damaged or diseased organ so that the normal functioning of the body can be restored.
(Yapay bir organ genellikle hastanın kök hücrelerinden yapılır. Amacı vücudun normal işleyişinin yeniden düzenlenebilmesi için hasar görmüş veya hastalıklı organı değiştirmektir.)
- They had a home security system installed so that the thieves wouldn’t be able to break into their house again.
(Hırsızların evlerine tekrar girememesi için bir ev güvenlik sistemi taktırdılar.)
- Architects must plan houses that use energy efficiently so that energy supplies can be saved.
(Mimarlar enerjiden tasarruf edilebilmesi için onu verimli bir şekilde kullanan evler planlamalıdır.)
So that amaç ifade etmesinin yanında sonuç ta ifade edebilir. Bu durumda Türkçeye “böylece” veya “bu yüzden” diye çevrilir ve so that’den önce virgül kullanılır.
- Some women decorate their houses very well, keep them clean and make the required modifications, so that they always look well-organized and attractive.
(Bazı kadınlar evlerini çok iyi süsler, temiz tutar ve gerekli değişiklikleri yapar, böylece evleri her zaman tertipli ve alımlı gözükür.)
In order that tıpkı so that gibi amaç bildirmek için kullanılır. Aşağıdaki tabloda da görüldüğü gibi in order that’den sonra da cümle gelir. Anlam bakımından aynı olmalarına rağmen in order that resmi bir ifade olup daha çok yazı dilinde tercih edilir.
in order that: -mek / -mak için, -ebilmesi / -abilmesi için
|
In order that subject verb object, subject verb object Subject verb object in order that subject verb object |
- My secretary will send you the details in order that you can prepare for the meeting.
(Toplantıya hazırlanabilmeniz için sekreterim size detayları gönderecek.)
- In order that we have a better understanding of your background and interests, please fill in the form.
(Geçmişinizi ve ilgi alanlarınızı daha iyi anlayabilmemiz için lütfen formu doldurun.)
- The swimming pool had to be emptied in order that some broken tiles could be repaired.
(Yüzme havuzu bazı kırılmış karoların tamir edilebilmesi için boşaltılmak zorunda kaldı.)
- The city council implemented stricter traffic regulations in order that accidents might be reduced.
(Belediye meclisi, kazaların azaltılabilmesi için daha sıkı trafik düzenlemeleri yürürlüğe koydu.)
- In order that the team could meet the project deadline, everyone agreed to work additional hours each week.
(Projeyi teslim tarihine yetiştirebilmek için ekipteki herkes her hafta fazla saat çalışmayı kabul etti.)
apart from: -den başka, haricinde
Apart from‘dan sonra isim, zamir veya Ving (gerund) gelir. Cümle başında ya da sonunda kullanılabilir.
|
Apart from + noun / pronoun / gerund, subject verb object Subject verb object apart from + noun / pronoun / gerund |
- I have met nobody there apart from her.
(Orada ondan başka hiç kimseyle karşılaşmadım.)
- Apart from the chimney, there was no damage to the house.
(Baca hariç evde hasar yoktu.)
- I could see nothing in the room apart from the eyes of the cat.
(Kedinin gözleri dışında odada hiçbir şey göremedim.)
- Apart from his parents, nobody believed his story.
(Annesi ve babası dışında hiç kimse onun hikâyesine inanmadı.)
- He spent all his money apart from the £15 his mother had given him.
(Annesinin verdiği £15 dışında bütün parasını harcadı.)
- I have done all the housework apart from ironing.
(Ütü dışında bütün ev işlerini yaptım.)
- I don’t know anything apart from that.
(Bundan başka hiçbir şey bilmiyorum.)
- He was unhurt apart from a bloody nose.
(Burun kanaması dışında yaralanmadı.)
- The medicine doesn’t have any side effects apart from dizziness.
(Baş dönmesi dışında ilacın hiçbir yan etkisi yok.)
- Apart from finding long-lost friends, the internet also makes it easier to search and apply for jobs.
(Uzun süredir görmediğiniz arkadaşlarınızı bulmak dışında internet iş aramayı ve başvuru yapmayı da kolaylaştırıyor.)
- Apart from being a great exercise, riding a horse on its bare back is a useful means to learn how to maintain proper balance.
(Çok iyi bir egzersiz olmasından başka eyersiz at binme, doğru bir şekilde dengeyi korumayı öğrenmek için faydalı bir yoldur.)
- Apart from dizziness, you may also experience other symptoms, such as nausea, variations in heart rate, anxiety, or panic.
(Baş dönmesi dışında bulantı, nabızda değişmeler, endişe hali veya panik gibi başka belirtiler de yaşayabilirsiniz.)
apart from the fact that: -nin, -nın dışında
Apart from the fact that’den sonra cümle gelir.
|
Apart from the fact that subject verb object, subject verb object Subject verb object apart from the fact that subject verb object |
- Apart from the fact that all our ingredients are of the highest quality and are freshly sourced, another reason our food tastes so good is because of the amazing teamwork that’s behind every meal.
(Tüm malzemelerimizin yüksek kalitede ve taze olarak temin edilmesinin dışında yemeklerimizin bu kadar lezzetli oluşunun bir diğer nedeni de her yemeğin ardındaki inanılmaz ekip çalışmasıdır.)
- Apart from the fact that sun care products protect your skin from sunburns, they also prevent wrinkles.
(Güneş bakım ürünleri cildinizi güneş yanıklarından koruması dışında kırışıklıkları da önler.)
- Apart from the fact that Arabic is the official language in 22 countries, there are up to 1.7 billion Muslims worldwide who are familiar with the language through the Quran.
(Arapça 22 ülkede resmi dil olmasının dışında Kuran sayesinde bu dile aşina olan dünya çapında yaklaşık 1,7 milyar Müslüman var.)
- Apart from the fact that he occasionally forgets to reply to emails, George is a good colleague to work with.
(E-postalara karşılık vermeyi arada sırada unutsa da George birlikte çalışmak için iyi bir meslektaştır.)
- The car is in good condition apart from the fact that it needs a new set of tyres.
(Yeni bir takım lastiğe ihtiyaç olması dışında araba iyi durumda.)
on the one hand, … on the other hand, …: bir yandan … öte yandan …
Bir durumun bir yönünden söz ederken on the one hand kullanılır. Ardından anlam bakımından bu durumla bağdaşmayan yönünden bahsetmek istendiğinde de on the other hand ile cümleye başlanır.
|
On the one hand, subject verb object; on the other hand, subject verb object |
- On the one hand, he wants to be a doctor; on the other hand, he doesn’t study enough.
(Bir yandan doktor olmak istiyor, ama öte yandan yeterince ders çalışmıyor.)
- On the one hand, he wants to be a teacher; on the other hand, he doesn’t like children very much.
(Bir yandan öğretmen olmak istiyor, öte yandan çocuklardan çok hoşlanmıyor.)
- On the one hand, I want to learn to ski; on the other hand, I fear the sport as it is dangerous.
(Bir yandan kayak yapmayı öğrenmek istiyorum, öte yandan tehlikeli olduğu için korkuyorum.)
- On the one hand, they say that they are against terrorism; on the other hand, they give weapons to terrorists.
(Bir yandan terörizme karşı olduklarını söylüyorlar, ama öte yandan teröristlere silah veriyorlar.)
- On the one hand, he has big dreams about his career; on the other hand, he doesn’t like working at all.
(Bir yandan kariyeriyle ilgili büyük hayalleri var, ama öte yandan çalışmayı hiç sevmiyor.)
- On the one hand, they want to try a new idea; on the other hand, they are afraid of failing.
(Bir taraftan yeni bir fikir denemek istiyorlar, ama öte taraftan başarısız olmaktan korkuyorlar.)
On the other hand tek başına da kullanılabilir.
- What the students learn in public schools is decided by the state. On the other hand, private schools offer alternative curricula and have their own assessment system.
(Devlet okullarında öğrencilerin ne öğreneceğine devlet tarafından karar verilir. Öte yandan özel okullar alternatif müfredat sunar ve kendi değerlendirme sistemleri vardır.)
in order to : -mek / -mak için
so as to : -mek / -mak için
Anlamları ve kullanım biçimleri aynıdır. Infinitive of purpose (amaç mastarı) olarak adlandırdığımız ve bir eylemin yapılma amacını ortaya koyan to V1 ile aynı işi yaparlar.
|
Subject verb object in order to V1 object In order to V1 object, subject verb object |
- We must eat in order to survive.
(Hayatta kalmak için beslenmeliyiz.)
- She wants to go to a language school in London in order to improve her English.
(İngilizcesini ilerletmek için Londra’da bir dil okuluna gitmek istiyor.)
- In order to get to the top, you need to work very hard.
(Zirveye çıkmak için çok çalışman gerekir.)
- In order to get the best price, you must ask more companies for offers.
(En iyi fiyatı almak için daha fazla şirketten teklif istemelisin.)
- In order to maintain your health, I have some tips.
(Sağlığınızı korumanız için bazı tavsiyelerim var.)
- In order to avoid hitting the child, the driver had to swerve to the left side of the road.
(Sürücü, çocuğa çarpmaktan kaçınmak için direksiyonu yolun sol tarafına kırmak zorunda kaldı.)
- In order to discover the secrets of the universe, we sent the Hubble Telescope into space.
(Kâinatın sırlarını keşfetmek için uzaya Hubble Teleskobu’nu gönderdik.)
- Children must be able to benefit from a balanced diet in order to develop healthily.
(Çocuklar sağlıklı bir şekilde gelişmek için dengeli beslenmeden faydalanabilmelidir.)
|
Subject verb object so as to V1 object So as to V1 object, subject verb object |
- I am planning to move to the country so as to live with my parents.
(Annem ve babamla yaşamak için kırsala taşınmayı planlıyorum.)
- So as to avoid any misunderstandings, he explained the rules clearly.
(Yanlış anlamalardan kaçınmak için kuralları net bir şekilde açıkladı.)
- The top military powers around the world strive for excellence and maximum strike power and arm themselves well so as to deter hostile nations from any aggression.
(Dünyanın en üstün askeri güçleri, düşman ulusları saldırganlıktan caydırmak için / amacıyla mükemmellik ve maksimum vuruş gücü için mücadele eder ve silahlanır.)
- Writers must be able to use expressions that demonstrate a feeling so as to tempt the imagination of the audience.
(Yazarlar okuyucuların hayal gücünü harekete geçirmek için bir duyguyu ortaya koyan ifadeleri kullanabilmelidir.)
In order ile to arasına not getirerek (in order not to) anlamı olumsuz yapabiliriz. Aynı durum so as to için de geçerlidir (so as not to).
- I get up early in order not to be late for work.
(İşe geç kalmamak için erken kalkarım.)
- We hurried to the station in order not to miss the last train.
(Son treni kaçırmamak için istasyona koştuk.)
- My mother drives slowly in order not to have an accident.
(Annem kaza yapmamak için arabayı yavaş sürer.)
- He decided to leave the town so as not to meet his ex-wife.
(Eski karısıyla karşılaşmamak için şehri terk etmeye karar verdi.)
- I had switched my cruise control to 100 kph as a precaution so as not to exceed the speed limit of
110 kph.
(Saatte 110 km olan hız sınırını aşmamak için tedbir olarak hız sabitleyicimi saatte 100 km’ye ayarlamıştım.)
- I was able to keep some things hidden so as not to worry them.
(Onları endişelendirmemek için bazı şeyleri gizli tutabildim.)
- The story has to be concise so as not to bore the reader.
(Hikâye, okuyucu sıkmaması için kısa olmalıdır.)
In order ile to V1 arasına for + noun gelebilir.
- In order for sound to travel, there has to be something with molecules for it to travel through.
(Sesin ilerlemesi için içinde gidebileceği moleküllü bir şey olmak zorundadır.)
- In order for plants to photosynthesize, they need to absorb sunlight, carbon dioxide and water.
(Bitkilerin fotosentez yapabilmesi için güneş ışığı, karbondioksit ve su emmeleri gerekir.)
- In order for a vehicle to operate efficiently, it needs to be regularly serviced.
(Bir aracın verimli çalışabilmesi için bakımının düzenli olarak yapılması gerekir.)
- In order for muscles to grow, they require regular exercise, adequate nutrition and sufficient rest.
(Kaslar gelişmek için düzenli egzersiz, yeterli beslenme ve yeterli dinlenmeye ihtiyaç duyar.)
- In order for you to master a new language, you must immerse yourselves in that language and practise regularly.
(Yeni bir dile hâkim olmak için kendinizi o dile kaptırmalı ve düzenli olarak pratik yapmalısınız.)
- In order for a writer to publish a novel, they need to write a manuscript, revise it thoroughly and find a publisher.
(Bir yazarın roman yayınlayabilmesi için bir metin yazması, onu iyice gözden geçirmesi ve bir yayıncı bulması gerekir.)
- In order for him to become a professional athlete, he needs to dedicate years of practice and maintain peak physical condition.
(Profesyonel bir sporcu olabilmesi için yıllarca antrenman yapması ve fiziksel kondisyonunu en üst seviyede tutması gerekiyor.)
- In order for an experiment to be valid, it must be carefully designed to control variables and be repeatable by other researchers.
(Bir deneyin geçerli olabilmesi için değişkenleri kontrol edecek şekilde dikkatlice tasarlanması ve diğer araştırmacılar tarafından tekrarlanabilir olması gerekir.)