×
ADJECTIVES AND ADVERBS

(SİSTEME KAYIT OL, BU DERSİN VİDEOSUNU İZLE.)

I

ADJECTIVES

(SIFATLAR)

 

İsimleri nitelik, nicelik, yer, sıra, vb. yönleriyle tanımlayan kelimelere sıfat denir.

Yoksul, karlı, güzel, yeni, çalışkan, ikinci, sarı vb. kelimeler sıfat örnekleridir.

 

Sıfatlar isimlerin önüne getirildiğinde sıfat tamlamaları elde edilir. Bir başka değişle sıfat, ardından gelen isimle birlikte bir sıfat tamlaması oluşturur. Aşağıdaki sıfat tamlamalarını inceleyiniz.

 

a red car

a beautiful girl

two weeks

this table

dirty hands

hardworking students

high mountains

delicious food

 

Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi sıfattan sonra gelen isim tekil, çoğul veya sayılamayan isim olabilir. Aşağıdaki sıfat tamlaması örneklerini inceleyiniz.

 

a / an + adjective + singular noun (tekil isim)

a nice shirt

a hardworking student

an expensive house

a difficult question

 

adjective + plural noun (çoğul isim)

nice shirts

hardworking students

expensive houses

difficult questions

 

adjective + uncountable noun (sayılamayan isim)

hot weather

cheap furniture

cold water

slow music

 

- It’s a difficult question.

- She is a beautiful girl.

- She has a good salary.

- They buy cheap furniture.

- We are hardworking students.

- He has dark hair.

- I like slow music.

 

Bir ismi tek bir sıfatla niteleyebileceğimiz gibi iki hatta üç sıfatla da niteleyebiliriz. Bunu yaparken aşağıda görüldüğü gibi sıfatları belli bir sıraya koymamız gerekir.

 

QUANTITY, OPINION, SIZE, AGE, SHAPE, COLOUR, ORIGIN, MATERIAL

 

Quantity (Number): one, two, five, seven, etc.

Opinion: beautiful, bad, nice, great, etc.

Size: big, small, tall, short, etc.

Age: old, new, etc.

Shape: oval, round, square, rectangular, etc.

Colour: blue, green, red, black, etc.

Origin: Japanese, German, Chinese, etc.

Material: gold, silver, metal, plastic, woollen, etc.

 

- a big, black insect

- a wonderful, new film

- a strong, metal frame

- a short, nice trip

- a nice, Chinese pot

- a smart, woollen jacket

- expensive, leather boots

- blue, German cars

- big, green eyes

 

Aşağıdaki sıfat tamlamalarında isim üç sıfatla nitelenmiştir.

 

- a new, expensive, German car

- two, big, flat-screen televisions

- a talented, young, Spanish musician

- a big, white, spotted dog

- an elegant, vintage, French dress

- a rare, valuable, ancient artefact

- three, colourful, hand-made carpets

 

Sıfatlar durum bildiren be, become ve get fiilleriyle sıkça kullanılır. Bunun yanında seem, appear, look, feel, taste, smell ve sound gibi duyu fiilleriyle de sıfat kullanılır.

 

Aşağıdaki cümleleri inceleyiniz.

 

be + adjective

 

- He was overweight ten years ago.

(On yıl önce fazla kiloluydu.)

 

- He is a kind man.

(O, kibar bir adamdır.)

 

- We are late for the concert.

(Konsere geciktik.)

 

- I am a nice guy.

(Ben iyi bir adamım.)

 

become + adjective

 

- It is going to become hotter.

(Hava daha da sıcak olacak.)

 

- Everything has become very expensive.

(Her şey çok pahalandı.)

 

- The road became dangerous.

(Yol tehlikeli oldu.)

 

- He became anxious about the situation in the region. (He became anxiously about the situation …)

(Bölgedeki durum hakkında endişelendi.)

 

- If you hide something from people, they will become extra curious about it.

(Eğer insanlardan bir şey saklarsanız, onu daha fazla merak ederler.)

 

get + adjective

 

- Kids can get bored with their toys.

(Çocuklar oyuncaklarından sıkılabilir.)

 

- It’s getting colder.

(Hava gittikçe soğuyor.)

 

- It is getting late.

(Vakit geç oluyor.)

 

- He is getting older.

(Yaşlanıyor.)

I

- Europeans say life is getting more and more expensive.

(Avrupalılar hayatın gittikçe pahalandığını söylüyor.)

 

seem / appear / look + adjective

 

- She looks happy. (She looks happily.)

(Mutlu görünüyor.)

 

- You look tired. (You look tiredly.)

(Yorgun görünüyorsun.)

 

- Melissa looked very beautiful in her new dress. (Melissa looked very beautifully in her new dress.)

(Melissa yeni elbisesinde çok güzel görünüyordu.)

 

- He looks interested in her new novel.

(Onun yeni romanına ilgili görünüyor.)

 

- Andy appears calm. (Andy appears calmly.)

(Andy sakin görünüyor.)

 

- Eddy seemed angry. (Eddy seemed angrily.)

(Eddy kızgın görünüyordu.)

 

- He seems pretty happy. (He seems pretty happily.)

(Epey mutlu görünüyor.)

 

Seem ve appear, to be ile de kullanılabilir. Ancak look bu şekilde kullanılmaz.

 

Aşağıdaki cümleleri inceleyiniz.

 

Subject seem / appear (to be) adjective

 

- The house seems (to be) in good condition.

(Ev iyi durumda gözüküyor.)

I

- You don't seem (to be) very happy.

(Çok mutlu görünmüyorsun.)

 

- She appears (to be) tired of working.

(Çalışmaktan bıkmış gibi görünüyor.)

 

feel + adjective

 

- She feels sad. (She feels sadly.)

(Üzgün hissediyor.)

 

- He feels good.

(Mutlu hissediyor.)

 

- I feel a little weak after my operation.    

(Ameliyatımdan sonra biraz halsiz hissediyorum.)

 

taste + adjective

 

- The pizza tasted delicious. (The pizza tasted deliciously.)

(Pizza lezzetliydi.)

 

- This drink tastes sweet. (The drink tastes sweetly.)

(Bu içecek tatlı.)

 

sound + adjective

 

- The idea sounds bad. (The idea sounds badly.)

(Bu fikir kulağa kötü geliyor.)

 

- Your job offer sounds interesting.

(İş teklifiniz kulağa ilginç geliyor.)

 

Look, feel, taste, smell ve sound fiilleri like ile birlikte de kullanılabilir. Bu durumda ardından bir isim gelmek zorundadır.

 

look like: benzemek

feel like: gibi hissetmek, gibi gelmek

taste like: gibi tat vermek

smell like: gibi kokmak

sound like: gibi gelmek (ses)

 

- She looks like her mother.

(Annesine benziyor.)

 

- It feels like a soft pillow.

(Yumuşak bir yastık hissi veriyor.)

 

- Her hands felt like ice.

(Elleri buz gibiydi.)

 

- I felt like a fool.

(Kendimi aptal gibi hissettim.)

 

- This fruit tastes like honey.

(Bu meyvenin bal gibi tadı var.)

 

- They smelt like rotten eggs.

(Çürük yumurta gibi koktular.)

 

- It sounds like a drilling machine.

(Matkap sesi gibi geliyor.)

 

Turn, turn out ve grow fiilleri “dönüşmek” anlamında kullanıldığında ardından sıfat gelir.

I

- It is said that Emperor Shah Jahan was so distraught at his wife’s death that his hair turned white overnight.

(Denir ki İmparator Şah Cihan, karısının ölümüne o kadar üzülmüş ki saçları bir gecede beyaza dönmüş.)

 

- He has grown older.

(Yaşlandı.)

 

- He seemingly grew tired of waiting for a medical exam.

(Görünüşe göre sağlık muayenesi için beklemekten sıkıldı.)

 

Keep ve remain fiilleri de sıfatla kullanılan diğer iki fiildir. Aşağıdaki örnekleri inceleyiniz.

 

- Why do you keep silent about it?

(Neden bu konuda sessiz kalıyorsun?)

 

- Gold remains important in the economies of all countries.

(Altın tüm ülkelerin ekonomilerinde önemini koruyor.)

 

- The Hungarian Jews were the largest Jewish group that remained alive in Nazi-dominated Europe.

(Macar Yahudileri, Nazi hâkimiyetindeki Avrupa’da sağ kalan en büyük Yahudi grubuydu.)

 

- Scientists say that the mammoth remained frozen in its block in an ice cave near Khatanga airport.

(Bilim adamları, mamutun Khatanga Havalimanı yakınlarında bir buz mağarasındaki katman içinde donmuş halde kaldığını söylüyor.)

 

ADVERBS

(ZARFLAR)

 

 Zarflar fiilleri niteleyen kelimelerdir. Fiillere sorulan “nasıl” sorusuna cevap verir. Durum, yer/yön, zaman, sıklık, ölçü, derece, miktar belirtmek veya vurgu yapmak için kullanılırlar.

 

Daha önce de ifade edildiği gibi sıfatlar isimleri, zarflar ise fiilleri niteler. Pek çok sıfat, “ly” eklenerek zarf yapılabilir. Aşağıdaki listeyi inceleyiniz.

 

 

ADJECTIVES

(Sıfatlar)

 

ADVERBS

(Zarflar)

quick: çabuk

             quickly

slow: yavaş

             slowly

silent: sessiz

             silently

careful: dikkatli

             carefully

quiet: sessiz

             quietly

heavy: şiddetli, ağır

             heavily

bad: kötü

             badly

serious: ciddi

             seriously

perfect: mükemmel

             perfectly

happy: mutlu

             happily

lazy: tembel

             lazily

angry: kızgın

             angrily

sad: üzgün

             sadly

safe: güvenli, emniyetli

             safely

secret: gizli

             secretly

noisy: gürültülü

             noisily

successful: başarılı

             successfully

nervous: gergin

             nervously

careless: dikkatsiz

             carelessly

unexpected: beklenmedik

             unexpectedly

beautiful: güzel

             beautifully

patient: sabırlı

             patiently

polite: kibar

             politely

soft: yumuşak

             softly

rude: kaba

             rudely

sudden: ani

             suddenly

cautious: dikkatli, tedbirli

             cautiously

rapid: hızlı

             rapidly

anxious: endişeli

             anxiously

tired: yorgun

             tiredly

expert: usta, uzman

             expertly

loud: yüksek sesli

             loudly

proud: gururlu

             proudly

honest: dürüst

             honestly

urgent: acil

             urgently

immediate: acil, hemen

             immediately

complete: tam

             completely

hopeless: umutsuz

             hopelessly

professional: profesyonel

             professionally

accurate: doğru

             accurately

full: dolu

             fully

mad: deli, çılgın

             madly

deep: derin

             deeply

bitter: acı, sert, şiddetli

             bitterly

eager: hevesli

             eagerly

brave: cesur

             bravely

bold: cesur, gözüpek

             boldly

gentle: kibar, nazik

             gently

vigorous: güçlü, aktif

             vigorously

peaceful: huzurlu

             peacefully

sleepy: uykulu

             sleepily

selfish: bencil

             selfishly

sharp: keskin

             sharply

joyful: sevinçli

             joyfully

grateful: minnettar

             gratefully

fierce: vahşi, hiddetli

             fiercely

thoughtful: düşünceli

             thoughtfully

admiring: hayran

             admiringly

natural: doğal

             naturally

technical: teknik

             technically

 

Aşağıdaki cümleleri inceleyerek sıfat ve zarfların nasıl kullanıldığını öğrenelim.

 

- He is a careful driver. (O dikkatli bir sürücüdür.)

                   adj.    noun

 

- He drives carefully. (O dikkatli araba kullanır.)

         verb      adv.

                 

Driver kelimesi isimdir. Bu yüzden kelimeyi nitelemek için sıfat (careful) kullanılır.

Drive ise fiildir. Bu yüzden zarfla (carefully) nitelenir.

 

- She is a bad singer. (O kötü bir şarkıcı.)

                 adj.   noun

 

- She sings badly. (O kötü şarkı söylüyor.)

          verb   adv.

 

Singer kelimesi isimdir. Bu yüzden kelimeyi nitelemek için sıfat (bad) kullanılır.

Sing ise fiildir. Bu yüzden zarfla (badly) nitelenir.

 

- We cannot go out because of the heavy rain.                                      

    adj.     n.

(Şiddetli yağmurdan dolayı dışarı çıkamıyoruz.)                                                  

 

- It’s raining heavily.

         verb      adv.

(Şiddetli bir şekilde yağmur yağıyor.)

 

Rain hem isimdir (yağmur) hem de fiildir (yağmak). İlk cümlede sıfat, (heavy) ismi (rain) nitelemektedir.

İkincisindeyse zarf, (heavily) fiili (rain) niteliyor. Bu durumda kelime yağmak anlamına gelmektedir.  

 

- Her treatment was rude.

             noun             adj.

(Davranışı kabaydı.)

 

- She treated me rudely.

            verb         adverb

(Bana kaba davrandı.)

 

- My new boss is very polite.

               noun              adj.

(Yeni patronum çok kibar.)

 

- My new boss always talks to me politely.  

                                    verb            adverb

(Yeni patronum benimle her zaman kibar bir şekilde konuşur.)

 

- How many correct answers did you have?

                       adj.      noun

(Kaç tane doğru cevabın vardı?)

 

- How many questions did you answer correctly?                                                                    

                                                   verb     adverb

(Kaç soruyu doğru bir şekilde cevapladın?)

 

- Lisa wears expensive clothes.

                        adj.          noun

(Lisa pahalı giysiler giyer.)

 

- Lisa dresses expensively.

            verb       adverb

(Lisa pahalı giyinir.)

 

Örneklerde de görüldüğü gibi zarflar genellikle cümle sonunda (fiil ya da nesne varsa nesneden sonra) yer alır. Ancak fiillerin önünde kullanılması da mümkündür.

 

Edilgen cümlelerde zarf, fiilin önüne gelir.

 

- She received a serious injury during the attack.

                              adj.    noun

(Saldırı sırasında ciddi bir yara aldı.)

 

- She was seriously injured during the attack.           

                  adverb     verb

(Saldırı sırasında ciddi bir şekilde yaralandı.)

 

Happy, heavy, angry gibi sonu -y ile biten sıfatları zarf yaparken -y’nin önüne -il getirilir.  

 

- My father looked at me angrily when I told him I failed my A levels.

(A düzeyi sınavlarımda başarısız olduğumu söyleyince babam bana kızgın bir şekilde baktı.)

 

- “I got the job”, he cried happily.

(“İşi aldım”, diye bağırdı mutlu bir şekilde.)

 

- “I don’t want to go to work today”, she said lazily.

(“Bugün işe gitmek istemiyorum”, dedi tembel bir şekilde.)

 

Zarf kullanımına ilişkin aşağıdaki örnek cümleleri inceleyiniz.

 

- Can you open the box carefully? There are glasses in it.

(Kutuyu dikkatli bir şekilde açabilir misin? İçinde bardaklar var.)

 

- He came in quietly, not to wake anybody up.

(Hiç kimseyi uyandırmamak için içeri sessizce girdi.)

 

- Our new teacher speaks softly.

(Yeni öğretmenimiz bizimle yumuşak bir şekilde konuşuyor.)

 

- The keeper approached the lion cautiously.

(Bakıcı, aslana tedbirli bir şekilde yaklaştı.)

 

- They attacked the enemy boldly.

(Düşmana cesurca saldırdılar.)

 

- You don’t need to run. Cross the bridge slowly.

(Koşmana gerek yok. Köprüden yavaşça geç.)

 

- Are you sitting comfortably?

(Rahat oturuyor musun?)

 

feel well: sağlık açısından iyi hissetmek

 

- I am well. (İyiyim.)

- I feel well. (İyi hissediyorum.)

 

feel good: mutlu hissetmek

(İyi bir ruh haline sahip olduğunuzu ifade eder.)

 

- I am good. (Mutluyum ve her şey yolunda.)

- I feel good. (Mutlu ve pozitif hissediyorum.)

 

IRREGULAR ADJECTIVES

(DÜZENSİZ SIFATLAR)

 

Bazı sıfatlar düzensizdir. Düzensiz sıfatlardan zarf türetirken yukarıda ifade ettiğimiz kurallar geçerli değildir. Aşağıdaki tabloda düzensiz sıfatların, zarf biçimlerini görmektesiniz.

 

ADJECTIVE

(SIFAT)

ADVERB

(ZARF)

good

well

fast

fast

hard

hard

late

late

early

early

daily

daily

straight

straight

 

Görüldüğü gibi fast, hard, late, early, daily ve straight zarf yapılırken herhangi bir değişikliğe uğramazlar. Yani sıfat ve zarf biçimleri aynıdır.

 

Aşağıdaki örnekte de görüldüğü gibi good sıfattır ve -ly ile zarf yapılmaz. Kelimenin zarf hali welldir.

 

- He is a good singer. (O iyi bir şarkıcıdır.)

                adj.  noun

 

- He sings well. (O iyi şarkı söyler.)

        verb  adv.

 

(He sings goodly.)

       

Singer kelimesi isimdir. Bu yüzden kelimeyi nitelemek için sıfat (good) kullanılır.

Sing ise fiildir. Bu yüzden zarfla (well) nitelenir.

 

Yukarıdaki tabloda da görüldüğü gibi fast kelimesinin sıfat ve zarf biçimleri aynıdır.

 

- He has a fast car.

                  adj.  n.

(Hızlı bir arabası var.)

 

- He always drives fast. (He drives fastly.)

                     verb   adv.

(Her zaman hızlı sürer.)

 

- Please, don’t walk so fast. I can’t catch up with you.  

                        verb      adv.

(Lütfen bu kadar hızlı yürüme. Sana yetişemiyorum.)

 

Hard, sıfat olarak kullanıldığında “zor”, zarf olarak kullanıldığındaysa “yoğun” anlamına gelir.

 

- It is hard work.

         adj.  noun

(Bu zor iş.)

 

- I work very hard.

    verb          adv.

(Çok yoğun çalışıyorum.)  

 

Early kelimesinin de sıfat ve zarf hali aynıdır.

 

- You’re early.

               adj.

(Erkencisin.)

 

- You got up early this morning.

           verb   adv.

(Bu sabah erken kalktın.)  

 

Boşlukları doğru kelimeyle doldurunuz.

 

1. I can understand my new English teacher ____________ (easy / easily) because he speaks ____________. (slow / slowly)

 

2. My sister is ____________, and she also dresses ____________. (beautiful / beautifully)

 

3. He didn’t want to wake anybody up, so he came in _____________. (quiet / quietly)

I

4. Did you hear the ___________ noise last night? (loud / loudly)

 

5. The policeman explained the situation to us _______________. (careful / carefully)

 

6. Driving on rainy days can sometimes be very______________. (dangerous / dangerously)

 

7. You should be a nice guy and speak to other people _____________. (polite / politely)

 

8. My mother was very ___________ (angry / angrily) when I broke the vase. She shouted at me _____________. (angry / angrily)

 

9. He is a great architect. He designs very ____________ buildings. (good / well)

 

10. He cannot speak ____________ after the accident. (clear / clearly)

 

ANSWER KEY

 

1. easily / slowly                 

2. beautiful / beautifully                

3. quietly                              

4. loud                                              

5. carefully                          

6. dangerous

7. politely

8. angry / angrily

9. good

10. clearly

 

Sonu -ly ile biten her kelime zarf değildir. Aşağıdaki kelimeler -ly ile sona ermelerine rağmen sıfattır.

 

friendly: (adj.) cana yakın, dost canlısı

lively: (adj.) canlı, hareketli, neşeli

elderly: (adj.) yaşlı

lonely: (adj.) yalnız, tenha, kimsesiz

silly: (adj.) aptal, aptalca, saçma

lovely: (adj.) hoş, güzel, sevimli

 

Aşağıdaki örneklerde de görüldüğü gibi -ly ile sona eren bu sıfatlar arkalarından gelen isimleri nitelemektedirler.

 

- Tom is a very friendly guy.

- Elderly people sometimes need help.

- It’s a silly question.

- What a lovely day!

- İzmir is a lively city.

 

Aşağıdaki ifadeler cümlede zarf görevi yapar.

 

in a hurry: hurriedly ® acele; apar topar; acele ile

by accident: accidentally ® kazara; tesadüfen

with great care: very carefully ® özenle, dikkatlice

with sorrow: sorrowfully ® kederli bir şekilde

in a friendly way: ® dostane bir şekilde, arkadaşça

in a silly way: ® aptalca

 

- He behaved in a silly way.

(Aptalca davrandı.)

 

Well, ardından fiilin past participle hali getirilerek sıfat gibi kullanılabilir.

 

well-known              (a well-known actor)

well-dressed           (a well-dressed secretary)

well-organized        (a well-organized meeting)

well-built                 (a well-built man)

well-educated         (well-educated people)

 

- A well-educated populace is the backbone of our country.

I

Edilgen cümlelerde badly fiilin önünde kullanılabilir.

 

badly planned

badly damaged

badly organized

 

- The party was badly planned, so nobody enjoyed it.

- After the storm, the houses were badly damaged.

 

Badly etken cümlede need ve want fiillerinin önünde kullanılabilir. Bu kullanımıyla “çok” anlamına gelir.

 

- I badly need some peace.

- They badly need fresh water. / They need fresh water badly.

- He badly wants to have a job.

 

Hard sözcük türü olarak hem sıfat hem de zarftır. Sıfat olarak sert, zor anlamlarına gelir.

 

- a hard surface

(sert bir yüzey)

 

- Life is getting hard.

(Hayat zorlaşıyor.)

 

Zarf olaraksa “çok,” “yoğun”, “sıkı” anlamlarına gelir.

 

- I work hard.

(Çok çalışıyorum.)

 

- She studies hard to pass the university entrance exam.

(Üniversite sınavını kazanmak için sıkı çalışıyor.)

I

Hard ve hardly farklı anlamları ve kullanımları olan 2 ayrı zarftır.

I

hardly: güçlükle

 

- He could hardly walk.

(Güçlükle yürüyebiliyordu.)

 

- I could hardly hear the speaker.

(Konuşmacıyı güçlükle duyabildim.)

 

- He could hardly breathe.

(Güçlükle nefes alabiliyordu.)

 

- Her grandmother can hardly understand what Kelly is saying.  

(Büyükannesi Kelly’nin söylediğini güçlükle anlayabiliyor.)

 

hardly: neredeyse hiç, hemen hemen hiç

 

- I can hardly expect to pass the exam.

(Sınavı geçmeyi neredeyse hiç beklemiyorum.)

 

hardly ever: neredeyse hiç (bir eylemi yapma sıklığı açısından)

 

- My grandmother is very old, so she hardly ever goes out.

(Büyükannem çok yaşlı, bu yüzden neredeyse hiç dışarı çıkmaz.)

 

hardly any: neredeyse hiç (bir şeyin miktarı / adedi açısından)

 

- There is hardly any sugar in the cupboard.

(Dolapta neredeyse hiç şeker yok.)

 

- She hardly has any friends in New York.

(New York’ta neredeyse hiç arkadaşı yok.)

 

hardly anything: neredeyse hiçbir şey

I

- He hardly understood anything.

(Neredeyse hiçbir şey anlamadı.)

 

- He hardly ate anything. / He ate hardly anything.

(Neredeyse hiçbir şey yemedi.)

 

hardly anyone: neredeyse hiç kimse  

 

- I hardly met anyone at the party.

(Partide neredeyse hiç kimseyle tanışmadım.)

 

- Hardly anyone turned up for the meeting.

(Toplantıya neredeyse hiç kimse gelmedi.)

 

hardly anywhere: neredeyse hiç bir yer / yere / yerde

 

- My grandmother is very old. She can hardly go anywhere.

(Büyükannem çok yaşlı. Neredeyse hiçbir yere gidemiyor.)

 

- Hardly anywhere in the world is untouched by COVID-19.

(Dünyada Covid’in dokunmadığı neredeyse hiçbir yer yok.)

 

barely: ancak, kıtı kıtına, ucu ucuna, güçlükle, güçbela, zar zor

 

- They have barely enough food to survive.

(Ancak hayatta kalmalarına yetecek kadar yiyecekleri var.)

 

- He was barely eighteen when he finished school.

(Okulu bitirdiğinde on sekiz yaşına yeni girmişti.)

 

- Our water is barely adequate.

(Suyumuz kıtı kıtına yeterli.)

 

- I barely know him.

(Onu neredeyse hiç tanımıyorum.)

 

- I could barely remember our visit to the Cairo Museum.

(Kahire Müzesine ziyaretimizi güçlükle hatırlayabiliyorum.)

 

- Her voice was barely audible.

(Sesi güçlükle duyulabiliyordu.)

 

- The path is barely visible because of the fog.

(Patika sisten dolayı güçlükle görülebiliyor.)

 

- We barely spoke the entire time we were in the room.

(Odada olduğumuz tüm zaman boyunca neredeyse hiç konuşmadık.)

 

- We barely had time to go to the toilet before the train left.

(Tren hareket etmeden önce tuvalete gitmek için ucu ucuna zamanımız vardı.)

 

scarcely: zar zor, güçlükle, güçbela, ancak, kıtı kıtına

 

- He had scarcely enough money to support his family.

(Ancak ailesine bakmaya yetecek kadar parası vardı.)

 

- My mother was scarcely able to move her leg after the operation.

(Ameliyattan sonra annem ayağını güçlükle kımıldatabiliyordu.)

 

- I could scarcely believe it when he said he became a doctor. He was such a lazy student at school.

(Doktor olduğunu söyleyince inanamadım. Okulda çok tembel bir öğrenciydi.)

 

Late “geç” anlamına gelir. Sıfat ve zarf hali aynıdır. Lately ise zarftır ve son zamanlarda / son günlerde / geçenlerde manasındadır.

 

- He was late again.

(Yine gecikti.)

 

- The bus came late.

(Otobüs geç geldi.)

 

- There has been a lot of progress in the field of education lately.

(Son zamanlarda eğitim alanında pek çok ilerleme oldu.)

 

Recently tıpkı lately gibi son zamanlarda / son günlerde / geçenlerde anlamına gelir. Bir başka değişle bu iki zarf eş anlamlıdır.

 

- I haven’t seen her recently.

(Onu son zamanlarda görmedim.)

 

- The report has been published recently.

(Rapor geçenlerde yayınlandı.)

 

- We haven’t met recently.

(Son zamanlarda buluşmadık.)

 

İsmin önünde kullanıldığında “hoş” veya “güzel” anlamına gelen pretty kelimesi bir sıfattır. Ancak kendisi gibi bir sıfatın ya da zarfın önünde kullanıldığında zarftır ve “oldukça” anlamına gelir.

 

- a pretty girl (adj.)

(hoş bir kız)

 

- a pretty hat (adj.)

(güzel bir şapka)

 

- It’s pretty unlikely that we will have any snow on the ground until December. (adv.)

(Aralık ayına kadar yerde kar görmemiz oldukça ihtimal dışı.)

 

- The stadium emptied pretty quickly when the referee blew the final whistle. (adv.)

(Hakem son düdüğü çalınca stadyum epey hızlı boşaldı.)

 

- The wind was blowing pretty hard. (adv.)

(Rüzgâr oldukça sert esiyordu.)

 

- He looks pretty intelligent. (adv.)

(Oldukça zeki gözüküyor.)

 

- She plays the violin pretty well. (adv.)

(Oldukça iyi keman çalıyor.)

 

- It is a pretty inappropriate question. (adv.)

(Bu oldukça uygunsuz bir soru.)

 

- I am pretty sure he is lying. (adv.)

(Yalan söylediğinden oldukça eminim.)

 

- He answered the questions pretty quickly. (adv.)

(Soruları oldukça çabuk bir şekilde cevapladı.)

 

Nearly ve almost neredeyse / az kalsın anlamlarına gelen zarflardır.

 

- I nearly / almost forgot.

(Az kalsın unutuyordum.)

 

- It's been nearly three months since I last saw her.

(Onu en son gördüğümden beri neredeyse üç ay oldu.)

 

- They've eaten nearly everything.

(Neredeyse her şeyi yediler.)

 

- I nearly died last Saturday while skiing down a steep mountain.

(Geçen cumartesi dik bir dağdan aşağı kayarken neredeyse ölüyordum.)

 

- I've almost finished the book I borrowed from the library. 

(Kütüphaneden ödünç aldığım kitabı neredeyse bitirdim.)

 

- They see each other almost every day.

(Neredeyse her gün birbirlerini görüyorlar.)

 

- Come on, children! It’s almost time for bed.

(Hadi çocuklar! Neredeyse yatma vakti.)

 

- Almost all the passengers on the plane were Japanese.

(Uçaktaki yolcuların neredeyse hepsi Japondu.)

 

- It’ll cost almost as much as a new car.

(Neredeyse yeni bir araba kadar çok paraya mal olacak.)

 

Zarflar temelde fiilleri nitelese de bazı zarflar, sıfatları ya da başka zarfları niteleyebilir. Aşağıdaki örnekleri inceleyiniz.

 

really boring                       (adv. + adj.)

reasonably cheap              (adv. + adj.)

terribly sorry                       (adv. + adj.)

incredibly quickly              (adv. + adv.)

surprisingly easy               (adv. + adj.)

extremely expensive         (adv. + adj.)

unbelievably carelessly    (adv. + adv.)

unusually hot                     (adv. + adj.)

unusually quickly              (adv. + adv.)

seriously ill                         (adv. + adj.)

extremely cold                   (adv. + adj.)

pretty sure                          (adv. + adj.)

 

- I am terribly sorry for your loss.

(Kaybınız için çok üzgünüm.)

 

- They built the railway unusually quickly.

(Demiryolunu olağandışı bir şekilde hızlı inşa ettiler.)

 

- He drives an extremely expensive luxury car.

(Son derece pahalı, lüks bir araba kullanıyor.)

 

- The match was really boring.

(Maç gerçekten sıkıcıydı.)

 

- He spent his money unbelievably carelessly.

(Parasını inanılmaz derecede dikkatsiz harcadı.)

 

- The exam was surprisingly easy.

(Sınav şaşırtıcı bir biçimde kolaydı.)

 

- This small yet efficient machine works incredibly well and is surprisingly simple.

(Bu küçük fakat verimli makina inanılmaz derecede iyi çalışıyor ve şaşırtıcı bir şekilde de basit.)

 

TYPES OF ADVERBS

 

Aşağıda da görüldüğü gibi zarflar farklı amaçlar için kullanılır.

 

Adverbs of Manner (Durum / Tarz zarfları)

Adverbs of Place (Yer / Yön zarfları)

Adverbs of Time (Zaman zarfları)

Adverbs of Frequency (Sıklık zarfları)

Adverbs of Degree and Quantity (Ölçü / Miktar zarfları)

Focusing Adverbs (Odaklayıcı zarflar / Vurgu zarfları)

Sentence Adverbs (Cümleyi niteleyen zarflar)

 

ADVERBS OF MANNER (DURUM / TARZ ZARFLARI)

 

Adverbs of manner bir eylemin nasıl (ne şekilde) yapıldığını anlatmak için kullanılır. Bu durumda zarf genellikle cümle sonunda yer alır.

I

(S   V   adverb)

(S   V   O   adverb)

 

slowly: yavaşça, yavaş bir şekilde

carefully: dikkatli bir şekilde

carelessly: dikkatsizce

quietly: sessizce, sessiz bir şekilde

dangerously: tehlikeli bir biçimde

badly: kötü, kötü bir şekilde

kindly: nazikçe, kibar bir biçimde

lazily: tembel bir şekilde

silently: sessizce

rapidly: çabuk bir şekilde, hızlıca

 

- He drives dangerously.

(Tehlikeli sürüyor.)

 

- He treats people kindly.

(İnsanlara nazik davranır.)

 

- She waited for her food patiently.

(Yemeğini sabırla bekledi.)

 

- I did it well.

(Bu işi iyi yaptım.)

 

- He spoke so quietly that I couldn’t understand him.

(O kadar sessiz konuşuyordu ki onu anlayamadım.)

 

- You should cook this food slowly.

(Bu yemeği yavaş pişirmelisin.)

 

ADVERBS OF PLACE (YER / YÖN ZARFLARI)

 

Adverbs of place bir eylemin nerede gerçekleştiğini ya da yönünü belirtir. Yani "Nerede?", "Nereye?" veya "Nereden?" sorularına cevap verirler.

 

there: orada, oraya

here: burada, buraya

around: etrafta, çevresinde, etrafında

back: geride, geriye

upstairs: yukarıda, yukarıya

downstairs: aşağıda, aşağıya

inside: içeride, içeriye

outside: dışarıda, dışarıya

away: uzağa, uzakta

nearby: yakında

somewhere: bir yer, bir yere, bir yerde

anywhere: herhangi bir yere / yerde, hiçbir yere / yerde

nowhere: hiç bir yer, hiç bir yere, hiç bir yerde 

everywhere: her yer, her yere, her yerde

abroad: yurt dışında, yurt dışına

backwards: geriye, geriye doğru

upwards: yukarıya doğru

uphill: yukarıya, yokuş yukarı

downhill: aşağı, yokuş aşağı

westwards: batıya, batıya doğru

 

- When the police got there, the robbers had already left.

(Polis oraya vardığında, soyguncular çoktan gitmişti.)

 

- There were a lot of children sitting nearby.

(Yakınlarda oturan pek çok çocuk vardı.)

 

- You go downstairs and wait for me there.

(Sen aşağıya in ve beni orada bekle.)

 

- Come here.

(Buraya gel.)

 

- They kept walking westwards.

(Batıya doğru yürümeye devam ettiler.)

 

- There is nowhere to have fun here.

(Burada eğlenmek için hiçbir yer yok.)

 

- The helicopter flew upwards at an incredible speed.

(Helikopter inanılmaz bir hızla yükseldi.)

 

- He was looking around to find his keys when I came home.

(Ben eve geldiğimde, anahtarlarını bulmak için etrafa bakınıyordu.)

 

- Let’s go outside and play snowballs.

(Hadi dışarı çıkıp kartopu oynayalım.)

 

- When the referee showed him the yellow card, the footballer went away.

(Hakem sarı kartı gösterince, futbolcu uzaklaştı.)

 

- He is going back to the country.

(Ülkeye geri dönüyor.)

 

- They are over there, opposite the lifts.

(Onlar orada, asansörlerin karşısında.)

 

- He went abroad to improve his English.

(İngilizcesini ilerletmek için yurtdışına gitti.)

 

ADVERBS OF TIME (ZAMAN ZARFLARI)

 

Adverbs of time bir eylemin ne zaman gerçekleştiğini belirtir. Yani "Ne zaman?", "Ne kadar süredir?", "Ne kadar süreyle?" gibi sorulara cevap verirler. Çoğunlukla cümle sonunda kullanılırlar.

 

already: çoktan, zaten

yet: henüz, daha

early: erkenden

finally: en nihayetinde

lately: son zamanlarda

recently: son zamanlarda, yenilerde

later: daha sonra

now: şimdi

still: hala

soon: yakında, birazdan

today: bugün

tonight: bu gece

tomorrow: yarın

yesterday: dün

last month: geçen ay

last year: geçen yıl

 

- I still love her.

(Onu hala seviyorum.)

 

- He will be here soon.

(Birazdan burada olacak.)

 

- We haven’t met him today.

(Bugün onunla karşılaşmadık.)

 

- She has already cooked dinner.

(Akşam yemeğini çoktan pişirdi.)

 

ADVERBS OF FREQUENCY (SIKLIK ZARFLARI)

 

Adverbs of frequency bir eylemin ne sıklıkla yapıldığını belirtir. Yani “Ne kadar sık?” sorusuna cevap verir ve genellikle fiilin önünde yer alır.

 

(S  adverb  V   O)

 

always: her zaman

usually: genellikle

normally / generally: genellikle

often / frequently: sık sık, çoğu kez

sometimes: bazen

occasionally: arada sırada

seldom: nadiren

rarely: nadiren

hardly ever: hemen hemen hiç

never: asla, hiç

 

- We hardly ever eat out.

(Hemen hemen hiç dışarıda yemeyiz.)

 

- They rarely visit us.

(Onlar bizi nadiren ziyaret eder.)

 

- He sometimes takes the dog for a walk.

(Bazen köpeği yürüyüşe çıkarır.)

 

- I occasionally cook Indian food.

(Arada sırada Hint yemeği yaparım.)

 

ADVERBS OF DEGREE AND QUANTITY (DERECE / MİKTAR ZARFLARI)

 

Adverbs of Degree and Quantity (derece ve miktar zarfları), bir eylemin, sıfatın ya da başka bir zarfın ne kadar olduğunu belirtmek için kullanılır. Bu zarflar, bir şeyin yoğunluğunu, seviyesini veya miktarını ifade eder.

 

so: çok

very: çok

too: çok

many: bir çok, pek çok

much: çok, pek çok

very much: çok, çok fazla

a lot: çok

a bit: biraz

a little: biraz

somewhat: biraz

enough: yeterli, yeterince

fairly: oldukça

rather: oldukça, epey

really: gerçekten, çok

quite: oldukça

highly: pek çok, bir hayli

barely: zar zor, ancak, güç bela, kıtı kıtına, hemen hemen hiç

hardly: ancak, güçlükle, zar zor, nadiren, neredeyse hiç

scarcely: güç bela, zar zor, pek az, hemen hemen hiç

almost: neredeyse, az daha, hemen hemen

nearly: neredeyse, hemen hemen, az daha, az kalsın, yaklaşık olarak

extremely: son derece

terribly: çok, son derece

pretty: oldukça, bayağı, bir hayli

slightly: biraz, azıcık, hafifçe

remarkably: önemli biçimde, dikkate değer derecede

absolutely: kesinlikle, mutlaka, mutlak surette, tamamıyla

completely: tamamen, tümüyle, bütünüyle

entirely: tamamen, tümüyle, bütünüyle, baştan aşağı

utterly: tamamen, tümüyle, bütünüyle

totally: bütünüyle, tamamen, tümüyle

 

- The film was so interesting that I watched it twice.

(Film o kadar ilginçti ki iki kez izledim.)

 

- She is very kind to everyone.

(O, herkese karşı çok naziktir.)

 

- It’s too late to call him now.

(Şu an onu aramak için çok geç.)

 

- I very much appreciate your help.

(Yardımını çok takdir ediyorum.)

 

- I very much regret to inform you that Murphy Wilson passed away on Saturday, 13 July 2013, after a long illness.

(Size Murphy Wilson’ın 13 Temmuz 2013 Cumartesi günü uzun bir hastalık sürecinin ardından vefat ettiği bilgisini vermekten çok büyük üzüntü duyuyorum.)

 

- He travels a lot for work.

(İş gereği çok seyahat eder.)

 

- The weather was extremely cold yesterday.

(Dün hava son derece soğuktu.)

 

- Greece was able to survive an extremely difficult situation in 2012.

(Yunanistan 2012 yılında son derece zor bir durumdan çıkabildi.)

 

- I'm terribly sorry for the mistake.

(Hata için çok üzgünüm.)

 

- I really like your dress.

(Elbiseni gerçekten beğeniyorum.)

 

- She is highly respected in her field.

(Alanında bir hayli saygındır.)

 

- I absolutely agree with you.

(Sana kesinlikle katılıyorum.)

 

- The room was completely dark.

(Oda tamamen karanlıktı.)

 

- The decision is entirely up to you.

(Karar tamamen sana bağlı.)

 

- He felt utterly hopeless after the loss.

(Kaybından sonra tamamen umutsuz hissetti.)

 

- The city was utterly burned down during World War II.

(Şehir II. Dünya Savaşında tamamen yanıp kül oldu.)

 

- The island is utterly desolate.

(Ada tamamen boş.)

 

- She looks totally different with short hair.

(Kısa saçla tamamen farklı gözüküyor.)

 

- She has remarkably improved her English in a short time.

(İngilizcesini kısa sürede dikkate değer şekilde geliştirdi.)

 

- The exam was fairly difficult.

(Sınav oldukça zordu.)

 

- He is a fairly fast runner.

(Oldukça hızlı bir koşucu.)

 

- I am fairly sure that the answer is correct.

(Cevabın doğru olduğundan oldukça eminim.)

 

- The streets are fairly busy this afternoon.

(Bu öğleden sonra sokaklar oldukça yoğun.)

 

- He plays the guitar fairly well.

(Oldukça iyi gitar çalar.)

 

- That’s a fairly reasonable price.

(Bu oldukça makul bir fiyat.)

 

- That sounds like a fairly good proposal.

(Bu kulağa oldukça iyi bir teklif gibi geliyor.)

 

- They get on fairly well.

(Oldukça iyi anlaşıyorlar.)

 

- He answered all the questions fairly quickly.

(Bütün soruları epeyce çabuk cevapladı.)

 

- It’s rather cold in here, isn’t it?

(Burası epey soğuk, değil mi?)

 

- I am feeling rather ashamed about what happened.

(Olanlardan çok utanıyorum.)

 

- He was rather shy.

(Oldukça çekingendi.)

 

- She has been rather busy recently.

(Son zamanlarda oldukça meşgul.)

 

- She answered the phone rather sleepily.

(Telefona oldukça uykulu bir şekilde cevap verdi.)

 

- It’s rather cold.

(Hava oldukça soğuk.)

 

- He’s quite talented for his age.

(Yaşına göre oldukça yetenekli.)

I

- That’s a pretty good idea.

(Bu bayağı iyi bir fikir.)

 

- I’m somewhat tired after the journey.

(Yolculuktan sonra biraz yorgunum.)

 

- Although they are somewhat expensive, mobile phones are in great demand.

(Biraz pahalı olmalarına rağmen, cep telefonlarına büyük talep var.)

 

- There are quite a lot of people at the concert.

(Konserde oldukça fazla insan var.)

 

- I am not quite sure how to treat him.

(Ona nasıl davranacağımdan tam emin değilim.)

 

- I am quite used to living in the country.

(Kırsalda yaşamaya epeyce alışkınım.)

 

- He looks quite happy.

(Oldukça mutlu gözüküyor.)

 

- My brother is quite tall.

(Kardeşim oldukça uzun boylu.)

 

- The two brothers are quite different.

(İki kardeş oldukça farklı.)

 

- Some of the health benefits of breastfeeding are quite surprising.

(Emzirmenin sağlık yararlarından bazıları oldukça şaşırtıcı.)

 

- It is quite surprising to see you here.

(Seni burada görmek oldukça şaşırtıcı.)

 

- I couldn’t quite hear you.

(Seni tam duyamadım.)

 

- The soldiers don’t quite know how to handle that machine gun.

(Askerler bu makineli tüfeği nasıl kullanacaklarını tam bilmiyorlar.)

 

- Quite honestly, I wouldn’t lend him any money.

(Doğrusu ben ona ödünç para vermezdim.)

 

- Quite frankly, if I had known the truth, I wouldn’t have worried about it.

(Açıkçası gerçeği bilseydim, bu konuda endişe etmezdim.)

 

- We will be working a bit longer.

(Biraz daha uzun bir süre çalışıyor olacağız.)

 

- Could you please speak a little / a bit more slowly?

(Biraz daha yavaş konuşabilir misin lütfen?)

 

- I'll just have a bit of bread and cheese.

(Sadece biraz ekmek ve peynir yiyeceğim.)

I

- Let me give you a bit of advice.

(Sana küçük bir tavsiye vereyim.)

 

- It was my first job interview, and I was feeling a bit / a little nervous.

(Bu benim ilk iş görüşmemdi ve biraz gergin hissediyordum.)

 

- My iPhone battery dies very quickly.

(İPhone’umun pili çok çabuk bitiyor.)

 

- He didn’t use to smoke much.

(Eskiden çok fazla sigara içmezdi.)

 

- I much prefer this dictionary.

(Bu sözlüğü daha çok tercih ederim.)

 

- The sea was too cold to swim in.

(Deniz yüzmek için çok soğuktu.)

 

- I had put too much sugar in the cake, so nobody ate it.

(Keke çok fazla şeker koymuştum, bu nedenle hiç kimse yemedi.)

 

- It tastes slightly different from our cream cheese.

(Bu bizim krem peynirimizden birazcık farklı bir tada sahip.)

 

FOCUSING ADVERBS (ODAKLAYICI ZARFLAR / VURGU ZARFLARI)

 

Focusing adverbs cümledeki belirli bir bölüme, özellikle bir özneye, nesneye ya da eyleme vurgu yapmak için kullanılır. Genellikle dikkat çekmek, açıklık kazandırmak ya da bir fikri özellikle vurgulamak için kullanılırlar.

 

especially: özellikle, bilhassa

just: yalnızca, sadece

mainly: esasen, başlıca

particularly: özellikle, bilhassa, ille de

generally: genellikle, ekseriya, umumiyetle

largely: büyük ölçüde

only: sadece, yalnızca

simply: sadece

 

- I just wanted to find out if you agree with me.

(Sadece benimle aynı fikirde olup olmadığını öğrenmek istedim.)

 

- I wouldn’t particularly like to live in a big city.

(İlle de büyük bir şehirde yaşamak istemem.)

 

- He simply wanted to be treated equally.

(O sadece eşit muamele edilmesini istiyordu.)

 

- My diet consists largely of vegetables.

(Beslenmem büyük ölçüde sebzelerden oluşuyor.)

 

- He was mainly interested in the plants in the region.

(Esasen bölgedeki bitkilere meraklıydı.)

 

- I am mainly concerned with protecting the trees in the Amazon.

(Esasen Amazon’daki ağaçları korumayla ilgileniyorum.)

 

- She focused mainly on taking photos of the birds.

(Esasen kuşların fotoğraflarını çekmeye odaklandı.)

 

- Our restaurant mainly serves meat dishes.

(Restoranımız ana olarak et yemekleri servis etmektedir.)

 

- He should avoid especially sweet fruits in his diet.

(Beslenmesinde bilhassa tatlı meyvelerden kaçınmalı.)

 

 - I especially like Turkish food.

(Türk yemeklerini bilhassa severim.)

 

- Our teacher especially encourages us to speak English because it improves our speaking.

(Öğretmenimiz konuşmamızı geliştirdiği için bizi özellikle İngilizce konuşmaya teşvik eder.)

 

- Only Sarah knew the answer.

(Cevabı sadece Sarah biliyordu.)

 

- I’m just asking a question.

(Sadece bir soru soruyorum.)

 

- Even the teacher was surprised.

(Hatta öğretmen bile şaşırdı.)

 

- She also plays the violin.

(Keman da çalıyor.)

 

- They mainly focus on customer service.

(Esas olarak müşteri hizmetlerine odaklanıyorlar.)

 

- The problem mostly affects older people.

(Sorun çoğunlukla yaşlıları etkiliyor.)

 

- I particularly enjoyed the music.

(Müziği özellikle beğendim.)

 

- The course is primarily for beginners.

(Kurs öncelikle yeni başlayanlar içindir.)

 

- I wrote this letter especially for you.

(Bu mektubu özellikle senin için yazdım.)

 

- That’s exactly what I need.

(Bu, tam olarak ihtiyaç duyduğum şey.)

 

- We are specifically referring to your role here.

(Burada özellikle senin rolüne değiniyoruz.)

I

- I simply don’t understand.

(Sadece anlamıyorum. / Gerçekten anlamıyorum.)

 

SENTENCE ADVERBS (CÜMLEYİ NİTELEYEN ZARFLAR)

 

Sentence adverbs, tüm cümleye yönelik bir yorumu, değerlendirmeyi veya bakış açısını ifade eder. Yani bir fiili, özneyi ya da nesneyi değil, tüm cümleyi etkiler. Genellikle cümlenin başında (bazen ortasında veya sonunda) yer alırlar.

 

actually: aslında, doğrusu

evidently: besbelli, apaçık

obviously: belli ki, apaçık, besbelli

definitely: kesinlikle, mutlaka, kuşkusuz

unfortunately: maalesef, ne yazık ki

surprisingly: şaşırtıcı bir şekilde

personally: şahsen, kişisel olarak

indeed: gerçekten

 

- Actually, I was fired.

(Aslında kovuldum.)

 

- Fortunately, no one was hurt in the accident.

(Neyse ki kazada kimse yaralanmadı.)

 

- Unfortunately, we missed the train.

(Maalesef treni kaçırdık.)

 

- Unfortunately, all the flights have been cancelled because of the bad weather.

(Ne yazık ki bütün uçuşlar kötü havadan dolayı iptal edildi.)

 

- Personally, I prefer coffee over tea.

(Şahsen ben kahveyi çaya tercih ederim.)

 

- Personally, I think the match was awful.

(Şahsen ben maçın çok kötü olduğunu düşünüyorum.)

 

- Surprisingly, he turned down their job offer.

(Şaşırtıcı bir biçimde onların iş teklifini reddetti.)

 

- Surprisingly, she passed the exam without studying.

(Şaşırtıcı bir şekilde çalışmadan sınavı geçti.)

 

- Obviously, he didn’t understand the question.

(Açıkça belli ki soruyu anlamadı.)

 

- He is evidently in great trouble.

(Görünüşe göre başı büyük belada.)

 

- Evidently, he has forgotten the Hippocratic Oath because he is not interested in the quality of patient care.

(Görünüşe göre Hipokrat yeminini unuttu çünkü hasta bakımının niteliğiyle ilgilenmiyor.)

 

- Apparently, they are moving to another city.

(Görünüşe bakılırsa başka bir şehre taşınıyorlar.)

 

- Honestly, I don’t like this movie.

(Dürüst olmak gerekirse bu filmi beğenmiyorum.)

 

- Hopefully, we’ll finish the project on time.

(Umarım projeyi zamanında bitiririz.)

 

- In fact, I’ve never been there.

(Aslında orada hiç bulunmadım.)

 

- Indeed, it could be the worst environmental disaster in Europe this century.

(Gerçekten de bu yüzyıl Avrupa'daki en kötü çevre felaketi olabilir.)

 

Aşağıdaki cümleleri inceleyiniz.

 

- He is feeling rather hungry now.

(Şu anda oldukça aç hissediyor.)

 

- He cooks Indian food rather well.

(Hint yemeklerini oldukça iyi yapar.)

 

- Do you see that rather short boy playing basketball?

(Şu basketbol oynayan oldukça kısa oğlanı görüyor musun?)

 

- This is rather absurd.

(Bu oldukça abes.)

 

- It was rather funny.

(Bu oldukça garipti.)

 

- She danced gracefully across the stage.

(Sahnede zarif bir şekilde / zarafetle dans etti.)

 

- The car moved slowly through the crowded streets.

(Araba kalabalık caddelerde yavaşça ilerledi.)

 

- He spoke loudly to get everyone's attention.

(Herkesin dikkatini çekmek için yüksek sesle konuştu.)

 

- They quickly finished their homework and went outside to play.

(Ödevlerini çabucak bitirdiler ve oynamak için dışarı çıktılar.)

 

- She carefully examined each piece of artwork in the gallery.

(Galerideki her sanat eserini dikkatle inceledi.)

 

- The wind blew fiercely, shaking the trees.

(Rüzgâr şiddetle esti, ağaçları salladı.)

 

- He eagerly volunteered to help with the project.

(Projeye yardım etmek için hevesle gönüllü oldu.)

 

- She confidently delivered her presentation to the audience.

(Kendinden emin bir şekilde dinleyicilere sunumunu yaptı.)

 

- They casually strolled along the beach, enjoying the sunset.

(Gün batımının tadını çıkararak sahil boyunca gelişigüzel yürüdüler.)

 

- He patiently waited for his turn in the queue.

(Sabırla kuyrukta sırasını bekledi.)

 

- The sun rose early, casting a warm glow over the city.

(Güneş şehrin üstüne sıcak bir ışık saçarak erkenden doğdu.)

 

- They walked together happily.

(Birlikte mutlu bir şekilde yürüdüler.)

 

- She sang the song very beautifully, captivating the audience.

(Şarkıyı çok güzel söyleyerek seyirciyi büyüledi.)

 

- The children played outside joyfully, laughing and running.

(Çocuklar dışarıda neşe içinde, gülerek ve koşarak oynadılar.)

 

- The car suddenly swerved to avoid an oncoming truck.

(Araba, üzerine doğru gelen bir kamyondan sakınmak için aniden direksiyonu kırdı.)

 

- He arranged the flowers in a vase meticulously.

(Çiçekleri özenle bir vazoya yerleştirdi.)

 

- She greeted him warmly, with a friendly smile.

(Onu sıcak bir şekilde, dostça bir gülümsemeyle karşıladı.)

 

- The wind blew gently, rustling the leaves.

(Rüzgâr hafifçe esiyor, yaprakları hışırdatıyordu.)

 

- He spoke softly.

(Yumuşak bir şekilde konuştu.)

 

- The aeroplane soared high above the clouds majestically.

(Uçak görkemli bir şekilde bulutların üzerinde yükseldi.)

 

- The waves crashed violently against the rocky shore.

(Dalgalar, kayalık kıyıya şiddetle çarptı.)

 

- They worked diligently.

(Onlar gayretle / özenle çalıştılar.)

 

- She watched the film intently.

(Filmi dikkatle izledi.)

 

- The inflation rate has been increasing steadily.

(Enflasyon oranı sürekli yükselmekte.)

 

- He read the book aloud, pronouncing each word clearly.

(Her kelimeyi net bir şekilde telaffuz ederek kitabı sesli okudu.)

 

- The car skidded dangerously on the icy road.

(Araba buzlu yolda tehlikeli bir şekilde kaydı.)

 

- The children ate the chocolate cake greedily.

(Çocuklar çikolatalı pastayı kapış kapış yediler.)

 

- The toddler was walking unsteadily, holding onto the furniture for support.

(Yürümeye yeni başlayan çocuk, destek almak için mobilyalara tutunarak dengesiz bir şekilde ilerliyordu.)

 

- He was typing frantically, trying to meet the deadline.

(Son teslim tarihine yetişmeye çalışarak klavyenin tuşlarına çılgınca vuruyordu.)

 

- She swam gracefully, gliding through the water effortlessly.

(Suda zahmetsizce süzülerek zarafetle yüzdü.)

 

- The fireworks exploded brightly, illuminating the night sky.

(Havai fişekler ışıl ışıl patlayarak gece gökyüzünü aydınlattı.)

 

- He played the guitar skilfully.

(Gitarı ustaca çaldı.)

 

- The door creaked ominously.

(Kapı uğursuzca gıcırdadı.)

 

- She danced wildly.

(Çılgınca dans etti.)

 

- The teacher explained the subject clearly.

(Öğretmen konuyu net bir şekilde açıkladı.)

 

- He climbed the mountain slowly.

(Yavaş yavaş dağa tırmandı.)

 

- The birds chirped cheerfully.

(Kuşlar neşeyle cıvıldadı.)

 

- Finding the joke hilarious, he laughed heartily.

(Şakayı komik bulunca içtenlikle güldü.)

 

- The athlete ran swiftly, crossing the finish line in record time.

(Sporcu hızlı bir şekilde koştu ve bitiş çizgisini rekor sürede geçti.)

 

- She worked quietly, concentrating on her tasks.

(Görevlerine konsantre olarak sessizce çalıştı.)

 

- The flowers bloomed brightly, adding colour to the garden.

(Çiçekler bahçeye renk katarak ışıl ışıl açtı.)

 

- Because she was mindful of slippery road conditions, she drove cautiously.

(Kaygan yol koşullarına dikkat ettiği için temkinli sürdü.)

 

- The baby was sleeping peacefully.

(Bebek huzur içinde uyuyordu.)

 

- The cat stretched out on the windowsill lazily.

(Kedi tembel tembel pencere pervazına uzandı.)

 

- The children ran down the street happily.

(Çocuklar sokak boyunca mutlu bir şekilde koştular.)

 

- The sun sank below the horizon slowly.

(Güneş yavaşça ufka battı.)

 

- Some students raised their hands eagerly to answer the question.

(Bazı öğrenciler soruyu cevaplamak için hevesle ellerini kaldırdı.)

 

- The dog barked at the postman loudly.

(Köpek postacıya yüksek sesle havladı.)

 

- The flowers bloomed beautifully in the garden.  

(Çiçekler bahçede çok güzel açtı.)

 

- Actually, I have been to that restaurant before, and the food is amazing.

(Aslında, o restorana daha önce gittim ve yemekler harika.)

 

- Actually, I find the new design of the website much more user-friendly.

(Aslında sitenin yeni tasarımını çok daha kullanıcı dostu buluyorum.)

 

- I thought I knew the answer, but actually, I was mistaken.

(Cevabı bildiğimi sanıyordum ama aslında yanılmışım.)

 

- He claimed to be an expert, but actually, his knowledge was quite limited.

(Uzman olduğunu iddia etti ama aslında bilgisi oldukça sınırlıydı.)

 

- I will definitely attend the party on Saturday.

(Cumartesi günü partiye mutlaka katılacağım.)

 

- This is definitely the best holiday spot I have ever been to; the scenery is breathtaking.

(Bu kesinlikle şimdiye kadar bulunduğum en iyi tatil yeri; manzara nefes kesici.)

 

- I'm not sure about the exact time, but we will definitely arrive there before the event starts.

(Tam saatinden emin değilim ama etkinlik başlamadan önce mutlaka oraya geleceğiz.)

I

- Surprisingly, they won the championship against all odds.

(Şaşırtıcı bir şekilde şampiyonluğu her şeye rağmen kazandılar.)

 

- Personally, I believe that education is the key to success.

(Kişisel olarak eğitimin başarının anahtarı olduğuna inanıyorum.)

 

- Evidently, he had put a lot of effort into his artwork as it was incredibly detailed.

(Görünüşe göre, eserine çok emek harcamıştı çünkü inanılmaz derecede detaylıydı.)

 

- Evidently, she had been practising her presentation for a long time because it was flawless.

(Anlaşılan uzun zamandır sunumuna çalışıyordu çünkü hatasızdı.)

 

- Evidently, the supporters weren't enjoying the match, and some even began to leave the stadium.

(Belli ki taraftarlar maçtan keyif almıyordu ve hatta bazıları stadyumu terk etmeye başladı.)

 

- Unfortunately, the concert was cancelled at the last minute due to technical issues.

(Maalesef teknik sorunlar nedeniyle konser son anda iptal edildi.)

 

- Unfortunately, I didn't have my umbrella with me, or else I wouldn’t have got soaked.

(Ne yazık ki şemsiyem yanımda değildi, yoksa sırılsıklam olmazdım.)

 

- Unfortunately, the flight got delayed due to bad weather conditions.

(Ne yazık ki kötü hava koşulları nedeniyle uçuş ertelendi.)

 

- The two laptops are basically the same, but the more expensive one has a larger screen.

(İki dizüstü bilgisayar temelde aynı, ancak daha pahalı olan daha büyük bir ekrana sahip.)

 

- It's a pizza place, but they basically serve all kinds of Italian dishes.

(Burası bir pizzacı ama temel olarak her çeşit İtalyan yemeği sunuyorlar.)